17 Haziran 2010

in bruges ve soysuzlar çetesi

bu iki filmin bir dolu ortak özelliği vardır; ikisinde de vahşi cinayetler işleniyor, 10 numara mizah barındırıyorlar, diyaloglar şahane yazılmış, oyunculuklar muhteşem, birisi yönetmeninin ilk filmi, diğeri yönetmeninin son filmi falan filan ama aynı başlık altında yer almalarının asıl nedeni şu: bugün bu filmleri bir kez daha izledim.
"in bruges" yönetmen martin mcdonagh abinin ilk filmi. belçika'da bir şehir bruges: kanallar, tarihi yapılar, müzeler ve üç yüz çeşit bira. suç dünyasına ait adamların sokaklarında koşturdukları bir yer değil hani. senaryo ve öykü sağlam zaten ama bir de ortam böyle olunca (şahire başrol vermiş yönetmen, hatta filmin ismine kadar öne çıkarmış şehiri) evet, böyle olunca daha da sıradışı bir film olmuş.
yanlışlıkla bir çocuğun ölümüne neden olduğu için vicdanı sızlayan bir adam (para karşılığı insan öldüren biri; bak katil diyemiyorum bir türlü) ile onun daha yaşlı ve daha sakin ortağının, ortadan kaybolmak amacıyla, "sırf belçika'da olduğu için" kimsenin gitmediği bruges'a ("bok çukuru") varmalarıyla başlıyor film. daha sonra küfürbaz büyük patron, yaşlı olana, genç olanı öldürmesi emrini veriyor çünkü çocukları öldürmek cezasız bırakılacak bir hata değil ve elbette ceza ölüm. olay bu, ancak tüm bu karakterler bir yandan da "iyi" de olabilen tipler, ya da işte, kendi doğruları, kuralları var ve bunlar insani sonuçlar doğurabiliyor. diyaloglar ve içinde kalınan durumlardan ama asla aksiyondan kaynaklanmayan güçlü bir mizahi yapı var filmde. (daha önce ve daha sonra dediğim gibi). çoğunlukla ray ve harry karakterini merkeze alan ve hiç göze batmayan film içi göndermeler aslında çok daha yoğun planlanmış; çıkartılan sahnelerden rahatlıkla anlaşılıyor.
filmi dvd reyonlarında, olasılıkla "suç - macera" raflarına koyuyorlardır ancak ben olsam hiç duraksamadan "komedi" rafına yerleştirirdim. kendine özgü ve dediğim gibi çok sağlam bir mizahi yapısı var filmin.
dvd fıstık gibi hazırlanmış. yaklaşık 20 dakikalık bir çıkarılmış sahneler bölümü var ki filmi sevmiş biri kesinlikle izlemeli. (özellikle harry waters ile ilgili bölümleri). yapım belgeselleri, çekim hataları gibi bölümler de gayet güzel ama bruges şehriyle ilgili "olağandışı bruges" ve bir dolu bilginin yer aldığı "bruges'un etrafında tekne turu" başlıklı bölümleri çok beğendim.



teğmen aldo raine üzerinden "bu benim başyapıtım oldu" diyor bence tarantino ancak gerçekten öyle diyorsa onunla aynı fikirde değilim. ne düşünürsem düşüneyim, yine de film bomba gibi. benim için sinema salonunda hitler'i ve nazileri öldürmek yeter de artar bile ve insanlık için de, şu tatlı sahnesinin finali!
"inglourious basterds" ya da soysuzlar çetesi, bilindiği gibi tarantino'nun son filmi. şimdi bu yazıyı okuduğunda yıl 2018 falansa çok anlamsız gibi gelecek ancak bu yazının tarihi durumu düzeltecektir. böyle saçma bir ayrıntıyı dile getirme nedenim, dvd kapağına, "quentin tarantino'nun yeni filmi" yazmanın saçmalığıyla yarışma arzusuna kapılmam. ama evet, belli ki kaybettim bu yarışı.
yani daha kapağına baktığım anda böylesi şahane bir filmin dvd sürümünün ne kadar özensiz hazırlandığını anladım. internetten film indirmeyin diye ağlayıp duran, dvd menüsüne ulaşana kadar dakikalarca geçilmesi olanaksız, sanki yıllarca öyle ekranda duran "yazılı ve görsel uyarı" koyan bu arkadaşlar, dvd'lerin kalitelli içeriklerle çekici hale geldiğini bir türlü anlayamıyorlar. ne de güzel olurdu şu film için çift diskli, bol içerikli bir versiyon hazırlasalardı. [ şöyle şeylerin bulunduğu şöyle bi' şey ]
yine de bir iki (toplam iki) başlık var, fazladan içerik olarak. oldukça kısa bir "uzatılmış ve diğer sahneler" bölümü ve daha sonra yanarak ve makineli tüfek kurşunlarıyla ölecek olan 300 kadar nazinin sinemada izlediği "nation's pride" filmi. film dediysem, altı dakika bir şey ama yeter de artar bile! oldukça komik ve hoş göndermeler bulunuyor filmde. hatta youtube'da varmış, burada da olsun:

(havuza düşen adamın çığlığına dikkat; evet, wilhelm scream ) ayrıca bak: alternatif soysuzlar çetesi afişleri

devamını göster

07 Haziran 2010

wilhelm scream

1951 yapımı "distant drums" isimli western filminde, bir nehri geçen gruptan biri timsahların saldırısına uğrar. elbette içten bir çığlık atar.
daha sonra, 1953 yapımı "charge at feather river" isimli western filminde, wilhelm isimli kovboy, bir kızılderilinin attığı okla bacağından yaralanır. doğal olarak o da çığlık atar. bu haykırış, timsaha yakalanın eleman için kullanılan sesle aynıdır.
şimdiye dek 217 filmde (en son: iron man 2) kullanılan bu çığlığa, "wilhelm scream" ismini vermişler. filmlerin ses sorumlularının takıntısı, eğlencesi, hatta birbirlerine "selam gönderme" aracı olup çıkmış yani.
bu ses efektinin kullanıldığı yapımlardan bazıları şunlar: tüm star wars ve indiana jones serisi, the wild bunch, reservoir dogs, batman returns, die hard: with a vengeance, toy story, the fifth element, lethal weapon 4, the lord of the rings: the two towers, sin city, medal of honor: pacific assault... (evet sadece filmlerde değil)
karşıma çıkan filmlerde, ekranda bazı adamlar haykırırken, anlamsızca gülmeme neden olacak bir bilgi oldu benim için bu "wilhelm scream" dalgası.



ayrıca bak:
"wilhelm scream" muhabbetini öğrenmeme aracı olan kudra'nın friendfeed girdisinden: defalarca kullanılan gazete sayfası. bu da başka bir kaynak: slashfilm.com

bağlantı ve kaynaklar:
history of the wilhelm scream
hollywoodlostandfound.net
wikipedia
ekşi sözlük
sürekli güncellendiğini düşündüğüm film listesi

devamını göster

02 Haziran 2010

vicdan

efsanevi çizerlerden ilban ertem'in 1989 yılında çizdiği (emin değilim, hıbır için olabilir), 1991 yılında iletişim yayınlarınca kitaplaştırılan çizgiromanı "vicdan", mürekkep yayıncılık tarafından "uykusuz çizgiroman klasikleri dizisi" başlığı altında tekrar yayınlandı. [of, ne ciddi, mekanik bir cümle kurdum yahu.]
vicdan, dişi bir kedi. sokakta doğuyor, kısa süre içinde annesinden ve kardeşlerinden kopuyor, kendini sokakta (diğer kediler, köpekler, insanlar, arabalar vs arasında) buluyor. türlü şirinlikler yapmak suretiyle insanların kalbini çalıp, birçok eve girip çıksa da genellikle tekrar sokağa dönüyor ya da şutlanıyor. hem hanımefendi hem de sokakların fırlaması bir karakteri var hani. tek bir öykünün kedi kahramanı değil ama; başından bir dolu şey geçiyor ve ne olup bitiyorsa onun ağzından dinliyoruz, onun bakış açısıyla görüyoruz. kısacası, bu çizgi romanda insanların hiçbiri baş rolü kapamıyor.
zamanında dergilerde yayınlansın amacıyla çizildiği için bazı karelerde tekrarlar varsa da ("geçen haftadan devam") şahane bir çizgi roman. renklendirme harika, kitap kaliteli kağıda basılmış ve gerçekten özenilerek hazırlanmış. ancak, ilban ertem hakkında, çizgiroman hakkında girişte bilgiler bulunmaması gerçekten büyük eksiklik. hatta "vicdan" ile ilgili ilban ertem ile yapılmış bir röportaj bile olabilirdi. ne güzel olurdu.

vicdan-4
vicdan-2
vicdan-3
vicdan - ilban ertem
mürekkep basın yayın

devamını göster

01 Haziran 2010

"oraya bir kez girdin mi de, giriş o giriş."

Oraya bir kez girdin mi de, giriş o giriş. Önce bizi ata bindirdiler, derken, iki aydır at üstündeyken de bu sefer tekrar yere indirdiler. Çok mu pahalıya mal oluyordu ne? Neyse, bir sabah albay atını arıyordu, emir eri alıp gitmiş, kim bilir nereye, herhalde yolun ortasına kıyasla kurşunların o kadar kolay geçemediği kuytu bir yere olsa gerek. Çünkü biz, yani albayla ben, dikilmek için tam da orayı bulmuştuk, tam yolun ortasını, o emirlerini kaydediyor ben de onun defterini tutuyordum.
Yolun ta öbür ucunda, gözle görülebilecek en uzak köşesinde, iki kara nokta vardı, onlar da tam ortada, bizim gibi, ama o ikisi Alman'dı ve yaklaşık bir on beş dakikadır işi gücü bırakmış ateş etmekle meşguldüler.
O, yani albayımız, o ikisinin neden ateş ettiklerini belki de biliyordu, Almanlar da belki biliyorlardı, ama ben, gerçekten, bilmiyordum. Belleğimi ne kadar sorgularsam sorgulayayım, bildiğim kadarıyla ben Almanlara hiçbir kötülük yapmamıştım. Onlara karşı hep kibar davranmıştım, pek de saygılıydım hep. Almanları biraz da tanırdım, hatta, küçükken, Hannover civarlarında onların okullarına bile gitmiştim. Dillerini konuşmuştum. O zamanlar çığırtkan, salak bir velet sürüsüydüler, kurtlarınki gibi soluk, kaypak gözleri vardı; okul çıkışında çevre ormanlarda kızlara sarkıntılık etmeye giderdik, Tatar oklarıyla tabanca da atardık, hem de bunlar için dört mark sayardık. Tatlı bira içerdik. Ama yani bunları yapmakla, gelip şimdi, üstelik önceden yanaşıp konuşmayı bile denemeden, hem de yolun tam ortasında tepemize kurşun yağdırmaya kalkmak arasında fark var, hatta fark ne kelime, uçurum var. Nereden nereye.
Sonuçta savaş dediğiniz şey, anlamadığınız ne varsa odur. Bu böyle gidemezdi.
Yani şimdi bu adamların kafalarında olağanüstü bir şeyler mi olmuştu? Benim hiç, ama hiç hissetmediğim cinsten bir şeyler. Farkına varmamıştım herhalde...
Oysa benim onlara yönelik duygularım hala değişmemişti. Yine de, içimde sanki bu kabalıklarını anlamaya çalışma isteği vardı, ama her şeyden ötesi çekip gitmek isteği ağır basıyordu, kesinlikle, mutlaka, çünkü bütün bu olup bitenler bana birden korkunç bir hatanın ürünü gibi gelmişti.
"İş bu hale gelince, yapacak bir şey kalmaz, en iyisi siktir olup gitmek", diyordum, ne de olsa, kendi kendime ...
Kafalarımızın üzerinde, şakakların iki, hatta belki de bir milimetre yakınında, yazın bu sıcağında, sizi öldürmek isteyen kurşunların havada arka arkaya çizdikleri o alımlı uzun çelik ipler çınlıyordu.
Şimdiye kadar kendimi hiç, bütün bu kurşunlarla şu güneşin ışığı arasında hissettiğim kadar gereksiz hissetmemiştim. Bu, devasa, evrensel boyutta bir soytarılıktı.
O zamanlar daha yaş olarak yirmisindeydim. Uzaklarda çiftlikler ıssız, kiliseler boş ve kapıları açık, sanki köylüler yörenin öbür ucundaki bir eğlenceye katılmak üzere, hep birlikte, bu mezraları günübirlik terk etmişler ve sahip oldukları ne varsa, kırlarını, yük arabalarını, kolları havaya dikili, tarlalarını, çitlerini, yolu, ağaçları, hatta inekleri, zincirine bağlı bir köpeği, yani her şeyi, güvenip bize emanet etmişler gibi. Hazır onlar yokken canımız ne isterse rahat rahat yapabilelim diye. Bir bakıma bayağı nazik davrandıkları düşünülebilirdi. "Yine de, keşke burda kalsalardı!" diyordum kendi kendime "buralarda hala birileri olsaydı, eminim bu kadar iğrenç davranışlar sergileyemezdik! Bu kadar kötüsü olmazdı! Onların gözünün önünde bunu yapmaya cesaret edemezdik!" Ama başımıza dikilecek kimsecikler yoktu! Bir biz vardık, herkes gittikten sonra baş başa kalınca ayıp şeyler yapan yeni evliler gibi.
(...)
Yolun ortasında çömelmiş olan şu nişan alma meraklısı, inatçı Almanlar iyi nişan alamıyorlardı, ama mağazalar dolusu fazlalık kurşunları vardı sanki. Anlaşılan, savaşın biteceği yok! Albayımız ise, doğruya doğru, şaşırtıcı bir kahramanlık sergiliyordu! Yağan kurşunlara aldırmadan yolun tam ortasında bir sağa bir sola geziniyordu, sanki istasyon peronunda bir arkadaşını beklermişçesine rahat, olsa olsa belki biraz sabırsız bir hali vardı denebilir.
Her şeyden önce şunu hemen belirtmeliyim ki, ben kendimi bildim bileli kırsal bölgelerden hiç hazzetmedim, sonu gelmeyen çamur yığınlarıyla, asla kimseyi bulamayacağınız evleriyle, nereye gittiği belirsiz yollarıyla oraları gözüme hep sevimsiz görünmüştür. Ama bir de bütün bunlara savaşı eklediğinizde, hiç çekilmiyor. Bayırın her tarafından sert bir rüzgar esmeye başlamıştı, kavak ağaçları, oralardan üstümüze yağan o tok seslere kendi yaprak hışırdamalarını da eklemişlerdi. O meçhul askerler bizi hep ıskalıyorlardı, ama aynı anda, sanki bir giysi giydirir gibi, bizi binlerce ölümle sarmalıyorlardı. Kımıldamaya bile cesaret edemiyordum.
Bu albay anlaşılan tam bir canavardı! Artık bundan emindim, bir köpekten bile beterdi, kendi ölümünü imgelemekten acizdi! Aynı zamanda bir başka gerçeğe daha vakıf olmaktaydım, ordumuzda onun gibi nice yiğitler vardı ola ki, tabii karşı ordu da herhalde bizimkinden aşağı kalmıyordu. Kim bilir sayıları ne kadar da çoktu? Toplam bir, iki, belki de birkaç milyon? O andan itibaren korkum paniğe dönüştü. Böyle yaratıklar olduğu sürece, bu korkunç saçmalık sonsuza dek devam edebilirdi... Niye dursunlar ki? İnsanların ve nesnelerin hükmünün bu kadar acımasız olabileceğini ilk defa hissediyordum.
Yeryüzündeki biricik korkak ben miyim yani? diye düşündüm. Hem de nasıl bir dehşete kapılarak!... Saçlarının dibine kadar silahlanmış ve ölçüyü kaçırmış ve de kahraman iki milyon çılgının arasında kaybolmuş muydum yoksa? Miğferli, miğfersiz, atsız, motosikletli, böğüren, arabalı, ıslık çalan, avcı, entrikacı, uçan, diz çökmüş, kazmakta olan, kaçan, patikalarda koşuşturan, çatapat atan, toprağın içine tıkılmış, tımarhanede gibi, her şeyi yok etmek için, soluk alan ne varsa, Almanya'yı, Fransa'yı, tüm kıtaları, kuduz köpekten bile daha çok kudurmuş, kudurmuşluklarına tapan (kaldı ki köpekler bunu yapmaz), bin köpekten yüz binlerce defa daha kudurmuş ve üstelik çok daha sapık! Ne de hoştuk! Gerçekten de, artık anlamıştım ki kıyamete giden bir haçlı seferine katılmıştım.
İnsan şehvet bakiri olduğu gibi, Dehşet bakiri de olabiliyor. Clichy meydanını terk ettiğimde böyle bir dehşetin var olabileceği nereden gelebilirdi ki aklıma? Savaşın gerçekten içine girmeden önce, insanların o kahraman ve tembel pis ruhunun içinde neler olabileceğini kim öngörebilirdi ki? Artık ateşe doğru, toplu cinayete doğru giden bu kitlesel kaçışın içine sıkışıp kalmıştım... Derinlerden geliyordu bu, olan olmuştu.
(...)
Yani ortada bir hata yoktu? Bu yaptıklarımız, birbirimizi dahi görmeden birbirimizin üstüne böyle ateş etmemiz falan yasak değildi yani! Sıkı bir fırça hak etmeden yapılabilecek şeylere dahildi. Hatta ola ki ciddi kişiler tarafından kabul edilen, teşvik edilen şeyler arasındaydı, tıpkı kura çekimi, nişanlanmak, sürek avı gibi!... Ne diyeyim. Birden savaşı tümüyle keşfetmiştim. Bakir değildim artık. O adiyi cepheden ve profilden iyi görebilmek için, onun karşısında neredeyse yapayalnız olmak gerekirdi, benim şu an olduğum kadar. Bizimle karşıdakiler arasında savaş yangını ateşlenmişti ve artık bayağı yanıyordu! Ark lambasındaki iki kömür parçası arasındaki akım gibi. Kömürün söneceği de yok! Hepimiz yanacağız, ne kadar zıpır görünürse görünsün, albay da diğerleri gibi yanacak ve karşıdan gelen akım omuz başları arasından geçtiğinde, onun kayış gibi etinden de benimkinden daha fazla rostoluk malzeme çıkmayacak.
(..)
Bu hezeyanları daha ne kadar sürecek böyle, onların, yani bu canavarların bitkin düşüp, nihayet, durmaları için? Bu tür bir nöbet daha ne kadar zaman sürebilir? Aylarca mı? Yıllarca mı? Ne kadar? Belki de herkes, tüm çılgınlar, ölene dek? En sonuncusuna kadar? Olayların bu denli umutsuz bir seyir izlemeye başladığını görünce, ben de her şeyi göze almaya karar verdim, son bir girişimde bulunup en son kozumu oynayarak, ben, tek başıma, savaşı durdurmayı denemeye kalkışacaktım, en azından kendi bulunduğum şu bölgede.
Albay iki adım ötede salınıyordu. Onunla konuşacaktım. Bunu daha önce hiç yapmamıştım. Buna cesaret etmenin tam zamanıydı. Artık öyle bir noktaya gelmiştik ki, kaybedecek neredeyse hiçbir şey kalmamıştı. "Ne istiyorsunuz?" diye soracaktı, sanırım, tabii bu cüretkar girişimime çok şaşırarak. Ben de ona olup biteni kendi açımdan anlatacaktım. Bakalım o ne diyecekti? Hayatta esas olan hesaplaşabilmektir. Bunu tek başına yapmaktansa, iki kişi yaparsanız daha başarılı olur.
(...)

gecenin sonuna yolculuk
louis-ferdinand céline
s: 27 - 32

çizimler: jacques tardi (2 ve 3)

devamını göster