27 Kasım 2008

lora zombie


jamie hewlett, sanal grup gorillaz'ın yaratıcılarından biri (diğeri damon albarn). kendisi tüm o görsel muhabbetin sorumlusu. lora ise, hariçten gazel gorillaz görselleri (de) yapan bir insan kişisi. banana.co.uk isimli sitesinde tüm işleri görülebilir.










devamını göster

26 Kasım 2008

soğuk

uykusunun geldiğini söyledi ve yatmaya gitti. ben içmeye devam ettim. sabah oluyordu ve hava soğumaya başlamıştı. bir yerlerde makineler çalışıyordu; çok uzaklardan gelen boğuk sesler işte... yıldızları seyrettim. herkesi etkiler galiba yıldızlara bakmak? gözlerimi kapadım ve içkimden bir yudum aldım.

gözlerim açıldığında, etrafın biraz daha aydınlanmış olduğunu ve soğuktan kaskatı kesilmiş olduğumu fark ettim. ayağa kalkamadım; çabaladım ama olmadı. hareket edemiyordum. bağırmak istedim ama sabahın köründe balkonda bağırmaya cesaretim yoktu. parmaklarımı bile oynatamıyordum. güneşin yükselmesiyle kendime gelecek değildim ya?

alabildiğim kadar nefes alıp bir süre bu havayı içimde tuttum. olanca gücümle nefes verdim. aynı anda balkon demirlerine çarptım. gürültü! bir süre öylece durdum. doğrulamadım yine. bir eşya, bir kağıt parçası gibi yapışıp kalmıştım.

“bu çok saçma!” dedim ve ayağa kalktım. donuyordum. odaya koştum ve yatağa girdim. dizlerimi karnıma çektim; gözlerimi yumdum.

uyandığımda kendimi çok hasta hissediyordum. yataktan çıkacak halim yoktu. başım çatlayacak gibiydi ve susamıştım. birinin odaya girmesini bekledim. kimse gelmiyordu.

olacak şey değil; susuzluktan öldüm.

devamını göster

22 Kasım 2008

gereksiz tarama

aşağıdaki karikatürleri, çizerleri (gani müjde hariç tutulabilir sanırım) şu anda görmek bile istemiyorlardır belki de; ünlü'nün gençlik zamanlarında çektirdiği çıplak fotoğraflardan nefret etmesi gibi? saçma bir benzetme yaptım çünkü bunlar "gençlik hataları" değil; usta doğmuyor kimse. çoğu otuz yıl öncesine ait bu "amatör" karikatürler gırgır (ve limon) dergisinde yayınlanmış...


(galip tekin- gırgır- sayı: 312-1978)


(gani müjde - gırgır- sayı: 308-1978)


(mehmet çağçağ - gırgır- sayı:315 -1978)


(bülent üstün - gırgır -sayı:808 -1988)


(selçuk erdem - limon - sayı:229-1990)

devamını göster

21 Kasım 2008

tamamen gereksiz

interaktif ayna yapmışlar, saçmasapan bir şey olmuş; gittiğim bir yerde görsem önünde epey zaman harcarım ama evimde istemem doğrusu böyle bir nane...

bir program yazabilmek isterdim: bilgisayarına yüklüyorsun ve monitörünü aynaya çeviriyor. bu programla özellikle kadın kişisinin çok ilgileneceğinden hatta özellikle iş yerlerinde ilk iş olarak çalıştırılacağından ve iş bitene kadar da (son bir kontrol, son bir bakış) hiç kapatılmayacağından eminim. (patron geliyor, görev çubuğuna indir)

heyecanlanmaya gerek yok çünkü öyle bir program hiç bir zaman çıkmayacak. ve evet, dedemin radyo için "bokum çıkar bunun resimlisi" ve dedemin dedesinin de "şu torunum çok acayip şeyler icat edecek sanırım" demiş olmaları ve her ikisinin de yanıldığı doğrudur.

insanlar bilgisayarla her şeyin yapılabileceğini sanıyorlar, evet her şeyin: dolaylı da olsa. oysa bilgisayar hiç de güvenilir bir şey değildir ve hayatın o kadar da bir parçası olması gereksiz ve hatta tehlikelidir. bilgisayar nedir? onu geçelim; peki nasıl çalışır? utanmadan iddia ediyorum gibi olacak ama hiç bir şey de gizli kalsın istemiyorum.

bilgisayar bir dolu parçanın bir araya gelmesiyle çalışır ve en önemli parçası işlemcidir. işlemci ise çok acayip bir şey yapar: zamanı yavaşlatır. yuh! evet! şimdi klavye ile yazı yazıyorum ve bunda büyütülecek bir şey yok; ekranda görünmesini istediğim harfe ait tuşa basıyorum ve bir elektrik atlamasıyla derhal onu ekranda görüyorum. ama fare hareketlerini düşün; hem de bir bilgisayar oyununda! sürekli yatay ve dikey koordinatların komutları gidiyor, ekranda sen sonucu görebilesin diye! bunların ötesinde bir de fare düğmelerine tık tık basıyorsun ve bir yandan da onları anlamlandırmak gerekiyor. her düğmeye bastığında "bir kurşun sesi" dosyası çalışıyor örneğin. peki bunca hareketliliğe nasıl yetişecek bilgisayar? işte işlemci komutların karışıklığı oranında bilgisayar için zamanı yavaşlatıyor; böylece sakin sakin her şeyi hallediyor kendi içinde. başka nasıl olacak? bunu deneyle desteklemek için masa üstünde bulunan kırk kadar farklı programın kısa yollarının tümünü seçtiğini ve enter tuşuna basmak suretiyle bir anda hepsini çalıştırdığını varsayalım. korkunç bir saldırıya uğradığını düşünen dehşete düşmüş bilgisayarının hiç bir iş yapamaz hale geldiğini ve ekranın donduğunu göreceksin. oysa bilgisayar tüm komutları uygulamaya geçirmek adına, zamanı neredeyse durma noktasında yavaşlatmıştır. sadece bilgisayarın kasasının içinde ve sadece bilgisayar için gerçekleşen bu "zaman yavaşlama" durumu bazı arızalar sonucu yakın çevreyi de etkiler ve bulunduğu ortamın da zamanını yavaşlatır. özellikle servise gönderilmiş bilgisayarların uzun süre boyunca geri gönderilememesinin nedenlerinden biri de budur.

of başım acıdı, bu kadar yeterli...
zavallı bir bebenin, "bilgisayar nedir ve nasıl çalışır?" konulu ödevini, google aracılığıyla, yukarıdaki yazıyı kopyala yapıştır metodu kullanarak yapmasını dileyerek konuyu kapatıyorum.

devamını göster

20 Kasım 2008

bir ruh çağırma seansından

“ben hiçbir duayı bilmiyorum?”

“bilmiyor musun? gerçekten mi?”
“yalan söyleyecek değilim ya! bilmiyorum işte!”
“o zaman sürekli besmele çek...”
“yani tüm seans boyunca mı?”
“hayır tabii ki; ruh gelene kadar!”
“ruh gelince kandırıldığını sanmaz di mi?”
“kandırılmak mı?”
“yani ben hiç dua okumadığım halde gelince... bunu anlamaz mı?”
“eğer gelmişse anlamamış demektir. başlayalım mı artık?”
“ama bu çok mantıklı! hem mantıklı olup hem de ruh çağırma seansları düzenleyebilmeniz çok enteresan?”
“lütfen küstahlaşmayın. ruhu ben çağıracağım; o yüzden önemli olan benim dua okumam...”
“o halde neden bir milyon besmele çekiyorum?”
“konsantre olabilmek için!”
“anlıyorum...”
“başlayabilir miyiz artık?”
“evet, tabii... lütfen...”
“...”
“bismillah mı diyeyim yoksa tam olarak mı söylemeliyim?”

devamını göster

19 Kasım 2008

world of goo



belki belli etmiş olabilirim, bilgisayar oyunlarından pek hoşlanıyorum. hatta worms isimli zibidi oyunu özellikle sevdiğimi de belli etmişimdir. işte world of goo, en az worms kadar zibidi bir oyun. devasa boyutlara ulaşan dosya boyutları ve olağan üstü detaylı grafikleriyle oyun piyasası her geçen gün daha ihtişamlı ürünler ortaya koyuyor. ancak world of goo, düşük dosya boyutu, basit ama çok renkli, eğlenceli, yaratıcı grafikleriyle ve şahane müzikleriyle önemli olanın yaratıcılık olduğunu bir kere daha gösteriyor. (çok ciddi ve klişe geldi yazdıklarım bana, hay aksi..)

oyunun amacı, bölümler ilerledikçe farklı fonksiyonlara sahip, genellikle yuvarlak sümükümsü şeyleri (peki, komik sesler çıkaran jölemsi küreleri), fiziksel dengeler çerçevesinde kullanarak, minimum hedeflenen sayıdaki topçuğu "hava çeken" boruya ulaştırmak. elbette bu iş bölüm atladıkça zorlaşıyor. şunu da belirtmeliyim ki, "toplar olsun, onları toplasınlar baba; nasıl fikir?" diye başlayıp hayal gücünün ve yaratıcılığın bokunu çıkarmışlar.

oyunu internet üzerinden, oyunun yaratıcılarının 2d boy isimli siteleri aracılığıyla edinebileceğin gibi kendi pis yöntemlerinle (artık bilemem ben) de edinebilirsin. yaklaşık iki yüz megabayt sanırım; hatırlamıyorum..

aşağıdaki tanıtım videosunu izledikten sonra daha net fikrin olacaktır...


devamını göster

17 Kasım 2008

bir zamanlar istanbul

bilgisayar hayatıma girdiğinden beri kitap okuma oranım düştü. bir çok insan gibi... ne mallık! geçenlerde gaza geldim, bir dolu kitap aldım ve iyi bir dönüş olur diye otostopçunun galaksi rehberi serisini tekrar okudum. sanırım oldu da. heyecanla beklediğim "orhan pamuk'un yeni romanı" ikinci sıradaydı ve ona başladım ancak cevdet bey ve oğulları'nı yarım bıraktığım gibi, orhan pamuk'un bu kitabını da yarım bırakacağım sanırım.

birkaç arkadaşım dışında bana aşk hayatını uzun uzun anlatan kimse olmadı. o arkadaşlarım da benim abuk sabuk yorumlarımdan hoşlandıkları için anlatmışlardır zaten. bana ne yahu senin aşkından; seni tam olarak anlasam bu sefer ben de senin gibi, senin aşık olduğuna aşık olacacağım! yok artık! kimse istemez bunu...

ama bir kitap okumak nedir? benim anlayışıma göre, örneğin, hayatta karşılaşma olasılığının oldukça düşük olduğu, muhteşem şeyler anlatan, ortaçağ uzmanı, sakallı ve tombul bir italyan profesörü dinlemek? ya da hiç tanımadığım birinin "yarattığı" kemal adında, sıkıcı bir herifi dinlemek? (oysa galip'i dinlemek ne keyifliydi...)

çok basit bir şey sonuçta; o anlatmayı seviyordur (hem de senin çok ilgini çeken şeyleri) ve geçersin karşısına dinlersin. eh o kadar kolay değilse o şansı yakalamak, o anlatılanların metinlerini okursun olur biter? büyütülecek, kutsallaştırılacak bir şey yok hani "kitap okuma" konusunda.

işte kemal de beni sıktı. ödev değil ya seni dinlemek yahu, demeye başladım içimden. hayır birşeylere bakınsam, o anlatsa ben başka şeyler düşünsem; o da mümkün değil: kafanı başka yöne çevirdiğin anda susuyor! pis bir gerilim ondan sonra... ancak üzgünüm; daha fazla dinlemek istemiyorum sanırım kemal'in aşk hayatını...

matrix'in neo'suyla alakalı, "matrix: revolutions" filminde "neo-isa" benzerliği (?) konusunda, ceviz kabuğu programında bir tartışma vardı. programa islam dini uzmanı olarak görme özürlü, sempatik(!) bir adam (biliyorum ismini ama google tutup kolundan getirmesin bambaşka dertteki birini!) hristiyan dini uzmanı bir rahip ve (hatırlamıyorum pek) bir iki kişi daha katılmıştı. islam uzmanı filmin ilk cd'sini evde "takmış" ancak hanımı pek sıkılmış o yüzden filmin hepsini izlememiş; bir diğeri ("sayın cevizkabuğu" olabilir) ilk filmi izlemiş ama üzerine konuştukları filmi izlememiş... her neyse bunlar saatlerce tartışmayı başardılar! bu aralar herkes "mustafa" isimli filmden bahsediyor ve tartışanların, yorumlayanların bir bölümü henüz filmi izlememişler bile. işte! çok belirgin: kitabı bitirmeden atıp tutmakla bir dangalaklık mı yapıyorum? elbette hayır; sadece kemal'den sıkıldım ben. eğer ki, "hadi bakalım dök taşlarını" diyebilecek durumda olursam, dinlersem kemal'in tüm anlatacaklarını, kitap hakkında da "cart curt" ederim.

eski istanbul fotoğrafları bonus; altlarındaki bilgiler, kartpostal'ların arkasından:

eski istanbul - üsküdar iskelesi
"üsküdar iskelesi ve meydanından bir görünüş"

eski istanbul - taksim meydanı
"taksim meydanı"

eski istanbul - atatürk köprüsü
"sokullu camii ve atatürk köprüsü"

eski istanbul - karaköy
"karaköy"

eski istanbul - istanbul limanı
"istanbul limanı"

eski istanbul - galata köprüsü
"karaköy'den köprü, yeni camii ve süleymaniye'ye doğru"

eski istanbul - galata köprüsü
"galata köprüsü"

eski istanbul - beykoz
"beykoz"

eski istanbul - beşiktaş
"beşiktaş, barbaros bulvarı"

eski istanbul - aksaray meydanı
"aksaray meydanı"

devamını göster

15 Kasım 2008

ailemizin görüşü ve zuzaylılar

 


devamını göster

12 Kasım 2008

cehennemin dumanı

sandığı itiyor. önüne geçip çekiyor. yorulunca üstüne oturuyor. güneş arada sırada kaybolsa da sanki her zamankinden daha parlak, daha sıcak. çok da büyük. gece sandığa çakıl taşları atarken uykusu geliyor. yoksa uyuyamayacak! her sabah yağmur yağıyor. damlalar uyandırır uyandırmaz öfkeyle gökyüzüne tükürüyor, ağzından köpükler saçarak küfrediyor.
sandığı itiyor, elleri sandığın içine giriyor. bilekleri kanıyor, çürümeye başlamış sandığa değil havaya suya küfrediyor. sandığı çekeyim derken bir parçası elinde kalıyor. küfretmeye devam ediyor.
sandığın içindeki homurdanıyor. koca kafalı, tüm kemikleri çaresizlikle birbirine kaynamış, ağzı karnına, götü boğazına kaymış iğrenç şey homurdanıyor. anlamsız sesler çıkarıyor. sandığı taşıyan bu sesten çok korkuyor. panikliyor, ne yapacağını bilemiyor. sandık mandık kalmıyor geriye; elini neresine attıysa koptu eridi parçalandı gitti... korkusundan küfredemiyor da, dudak etlerini kemiriyor, kan tükürüyor, titreme nöbetleri geçiriyor.
karanlık çökünce ucubenin sesi yıldızlara vuruyor; uluyor mu haykırıyor mu, çığlık mı atıyor ne halt yiyorsa çok korkutuyor. adam ucubeyi sakinleştirmek istiyor ama neresine dokunacağını bilemiyor, onu okşamak, severek sakinleştirmek istiyor ama bir türlü elini uzatamıyor.
çakıl taşlarını karanlığa fırlatırken, çığlıklara kulağını tıkamaya çalışıp ağlıyor. aslında zırlıyor; burnunu çeke çeke…
uykusuzluktan gözleri şişmiş halde, hırıltılı sesler çıkaran ucubeye bakıyor. bir bebeği uyutmaya ya da susturmaya çalışır gibi sakin, güven verici sesler çıkarmaya çalışıyor ama hıçkırıp duruyor ve sesi titriyor.
ucubenin bir gözü (diğeri nerede acaba?) ona bakıyor. belki bir sandık istiyor; derlenip toplanmak? ağlar gibi, inler gibi inceden pis bir ses çıkarıyor. susmuyor!
avucunda sıktığı çakıl taşlarını yere fırlatıyor adam. gözlerini ucubeden alamıyor. gözyaşları sümüğüne karışırken yerden kocaman bir taş kapıyor ve ucubeyi ezmeye başlıyor. deli gibi küfrediyor taşı indirip kaldırırken; ama sanki her şeye, daha çok havaya, suya…
çığlıklar atarak can veriyor ucube.
kendini çekiyor. arkaya geçip sırtından itiyor. yorulunca yere yığılıyor. güneş arada sırada batıyor ama hep çok sıcak, çok büyük ve çok parlak!
…artık kendini tanımlayamıyor.

devamını göster

10 Kasım 2008

heidi taillefer

kanada doğumlu bir sanatçı olan heidi taillefer işi gücü bırakmış "acaba, da vinci'nin ünlü la jakond (mona lisa işte) tablosunda bir doğulu kadın olsaydı nasıl olurdu?" diye düşünmüş. düşündüğü şeyi görsel olarak ifade edebilme yeteneğine sahip bir insan kişisi olduğu için de yandaki resmi yapmış işte. yani ben bile merak edip o ünlü tabloda nasıl olurdum diye cameroid isimli site aracılığıyla merakımı gidermiştim. sonuçta "kurcalanma" rekorunu rahatlıkla elinde bulunduran bir resimdir mona lisa (la jakond peki).

acaba biri, heidi hanıma "neden bu kadar önyargılısınız; arap veya müslüman kadınlar hakkındaki bu batılı ama sığ fikirleriniz çok yanlış şudur budur kırt pırt..." gibi bir eleştiri getirmiş midir? bir sanatçı için oldukça sıkıntı yaratacak bir soru. "bana ne yahu; aklıma esti yaptım ben, ne önemi var ki!" deyip geçebilir ama yine de canı sıkılır...

aslında öyle değil doğu (arap, türk ya da müslüman) dünyası. bak suriye cumhurbaşkanı beşar esad'ın eşi esma esad (siyahlı olan), kktc cumhurbaşkanı mehmet ali talat'ın eşi oya talat (bilekleri açık olan), azerbeycan cumhurbaşkanı aliyev'in eşi mehriban aliyev (pantolonlu olan), mısır cumhurbaşkanı mübarek'in eşi suzan mübarek (gözlüklü olan); gayet normal görünmüyorlar mı? normal dediğim; heidi'nin bildiği, uygar dünya'nın norm'al'i... yoksa deliye her gün normal!

heidi taillefer'in bir de flash tabanlı bir sitesi var; orada bir tane daha mona lisa versiyonu var; epey bir mekanik görünümlü... demek ki arap düşmanı(!) falan değil, sadece yaratıcılığıyla var olmaya çalışan birisi...







devamını göster

06 Kasım 2008

pembo

nerden baksan iğrenç diyeceğim seksenli yılların, (yine de neşeli) çocukluk dönemlerinden kalan "sakız kağıdı" silsilesinin unutulmazlarından biri de pembo (çizeri kim acaba?) tipitip ve bi-bib serilerinden sonra bu "abuk" karekterde sıra. epeyce sıkıcı işlemlerden sonra ilk yirmi "karikatür"lük bir seri oluşturdum ki yeter de artar bile! zira şu saatten sonra pembo'nun daha fazlası, kıymetli gri hücrelere zararlı olabilir... 

  pembo pembo 
pembo pembo 
  pembo pembo 
  pembo pembo 
  pembo pembo 
  pembo pembo 
  pembo pembo 
  pembopembo 
  pembo pembo 
  pembo pembo 


 

devamını göster