26 Ocak 2011

homo evolutis

homo evolutis, juan enriquez amcanın ted konuşmasında, hominidlerin son türü olarak tanımladığı "canlı". son model, yedek parçası bol, tekno insan gibi bir şey.
hemen yanda ilk örneklerinden biri olan koşucu oscar pistorius'un fotosundan da anlaşılacağı gibi, bilim kurgu falan değil anlattıkları.
şöyle diyor:
"bence göreceğimiz şey hominidlerin farklı bir türü. sanırım homo sapiens'den homo evolutis'e doğru geçiş yapacağız ve bence bu 1000 yıl dahi sürmeyecek. hatta çoğumuz onlara bir göz atma fırsatı bulacağız, torunlarımızsa onlarla yaşamaya başlayacaklar."
juan enriquez, kök hücre mühendisliği, doku mühendisliği ve robotlar üzerine yapılan çalışmaların geldiği noktaları anlatıyor. çok büyük bir hızla yeni bilgi ve teknolojiler üretilen bu alanlarda yapılan çalışmalar sonucunda ortaya, "teknoloji destekli" insanlar çıkacaklar/çıkıyorlar. yani bu değişimler, "şu aptal şempanzelerle mi akrabayız?" diyen kendini beğenmişlerin, kendilerini "yeteneksiz eski modeller" gibi hissetmelerini sağlayacak.
doğuştan sağır birine duyma yeteneği kazandıran teknolojik eklentiler sayesinde doğuştan sağırlar da normal insanlar gibi duyabileceklermiş. ama işin ilginç tarafı, belki bir süre sonra, frekans aralıklarını ayarlayabilecekler ya da kulaklarına yerleştirilen cihaz 100 dilde çeviri yapabilecek (merhaba babil balığı) ya da juan amca'nın dediği gibi, yunusu, balinayı, kediyi köpeği rahatlıkla işitebilecek hatta seslerini çözümleyebilecek bu eklentili insanlar.
kulak burun boğaz bölgesinden hafifçe zıplayıp, beyin bölgesine sıçrarsa bu teknoloji; bu "homo evolutis"ler bize, bizim, ağzında ıslattığı çöpü karınca yuvasına daldıran maymuna, gorile baktığımız gibi bakacaklar ve şöyle diyecekler: "çok şirinler amaaa çok da akıllılar ha!"
*
yukarıda da bahsi geçen koşucu oscar pistorius, engelli olduğu için sadece engellilerin katılabildiği yarışmalara katılabiliyormuş; olimpiyatlarda da yarışmak istiyormuş ancak uluslararası atletizm federasyonları birliği, rakipleri karşısında avantaj sağladığı ve teknik destek aldığı için olimpiyatlara dahil etmiyormuş. mahkemeler şunlar bunlar sonucunda katılabilmiş olimpiyatlara. bu onun için bir başarı şüphesiz. peki 30 yıl sonra? o bacaklara eklenen parça normal bir insanın asla koşamayacağı kadar hızlı koşmasını sağlayacak teknolojik düzeye geldiğinde ne olacak? atletizm kariyeri için kollarını bacaklarını kestirmeye başlamaz mı insanlar? f1 yarış arabaları gibi, sağında solunda şirket markalarının parlak logolarını taşıyan sporcular tozu dumana katacaklar belki de gelecekte?
*
juan amcanın konuşmasına ekonomi, para ile başlaması boşuna değil. sonuçta, "bakın bazı teknolojiler var ve gelecekte "çok para" ve "güç" elde etmek için bu teknolojilerde gelişmeler göstermeliyiz" diyor. zayıf olan yok olup, güçlü ve dayanıklı olanlar kalacaksa, hep de öyle olduysa zaten, evrimin bu bahsedilen son halkası homo evolutis'ler, para denilen nanenin, tıpkı iklim gibi, hastalık gibi, bu dünyanın "değiştirici", "dönüştürücü" bir parçası olduğunu kanıtlayacaklar:

"gözüm 100x optik yakınlaştırma özlelliğinde, ya seninki?"
"bende astigmat var hala, yazılar birbirine giriyor... hem nerde bende o para; zor benim evrimleşmem!"

devamını göster

24 Ocak 2011

"pazartesi sendromu"

b

banksy, "çocuğu koymuş"; ezberlenmiş, kopyalanmış acılarla (da) dolu dünyamızın sahteliğinin tam da ortasına.
askerlik yapanlar, şafak sayarlar, günler bir an önce geçsin isterler, biten her günün üzerine çarpı atılır, sayı azaldıkça heyecan artar. oysa geçen her gün, kendi ömürlerinden uçup gider. azrail, "işlerim yoğun, senin canını bir gün önceden alsam olur mu?" diye sorsa, herkes topuklarını yere vura vura tepinmeye, ağlamaya, üstünü başını yırtmaya başlar oysa.
yılın sadece 11 ayında çalıştığını ve haftanın sadece 3 gününün* derhal, hızlıca geçmesini dilediğini düşün. matematiğim pek iyi değildir ama, bu şekilde 10 yıl çalışırsan (yaşarsan), derhal yok olmasını istediğin zaman yaklaşık 3 yıl.
işin ne olduğuna bağlı olarak elbette bazı günler, diğer günlere kıyasla çok daha yoğun ve yorucu geçebilir. sen de sızlanırsın, ama işini seviyorsundur; belki o zorlukları yenmek daha sonrasında sana pek de güzel hisler veriyordur. eh zaten işlerini severek yapanlar, konu dışı diyelim.
bir de "kolektif delilik" durumu var ama: öğrenilmiş, kopyalanmış, şuursuzca taklit edilen duygu patlamaları bunlar. "pazartesi sendromu" da, işte, dangalaklığın kitlelere yayılmış virüslerinden biri.
çok boktan bir işi var ve şu anda kim bilir nerelerde olmak isterdi ama işte hayat şartları, sistem, dünya... kaç kişi sevdiği işi yapıyor ki şu gezegende? aman efendim, siz sendrom görmemişsiniz; beter olun!

*"üçün biri", sendromlu olanı

banksy.co.uk

devamını göster

detour (1945)

detour, 1945 yapımı, bir kara film. en unutulmaz kara film listelerinde hatta ölmeden, sürünmeden izlemeniz gereken şu, bu sayıdaki film listelerinde yer alan, pek tanınmamış oyuncuların yer aldığı, 6 gün gibi kısa bir sürede çekilmiş ve film süresi bakımından da kısa diyebileceğim (yaklaşık 70 dakika uzunlukta), pek de güzel bir film. [daha önce izlemediysen ve izlerim ben bunu diyorsan, yazının gerisini filmi izledikten sonra oku, öyle pata küte anlatacağım filmi. gerçi çok da süprizli şeyler yok ama finali ile ilgili ilginç bir iki nokta var, bıtbıtlanacağım...]
uyarımı yaptıktan sonra, gönül rahatlığıyla kısaca filmi anlatayım: piyanist al roberts, evlenmeyi düşündüğü, şarkıcı sevgilisi ile new york'da, köhne mekanlarda çalışan bir müzisyen. ancak sevgilisi, "ben los angeles'a gideceğim, şansımı hollywood'da deneyeceğim" diyor birgün ve al roberts, iyi kötü idare ettiklerini, maceraya atılmak istemediğini söylüyor.
günler eskisi gibi geçerken, sarhoş bir müşterinin gönderdiği 10 dolar bahşiş al roberst'a pek bir koyuyor ve "kıt kanaat yaşamaktan bıktım, bekle beni los angeles!" diye aşka geliyor. yönetmenin nedense araya sıkıştırdığı, pek kısa (30 saniye) bir "kırklı yıllarda telefonla iletişim" konulu belgesel görüntüler eşliğinde sevgilisine müjdeli haberi iletiyor.
neredeyse beslenmeye bile ayıracak bütçesi olmayan piyanist, otostop yapmaktan başka çare bulamıyor. birkaç araç değiştirdikten sonra, sonunda, hayatını bok edecek olayları tetikleyecek otostopu gerçekleştiriyor: sağ elinde taze yaralar, çizikler bulunan, garip bir adamın aracına biniyor. işin doğrusu adam bizimkine çok iyi davranıyor ancak öyle şeyler oluyor ki, sonuçta adam ölüyor ve bizim piyanist aslında adamın canına kesinlikle kast etmek istemediği halde, karanlık ve yağmurlu bir yolda, "anlatsan kimse inanmaz" denir ya, işte öyle bir pozisyonda kalıyor.
suçlanmamak için kendince bir plan yapıyor ve yola devam ediyor ancak bir kere kontrol kötü kaderin eline geçtikten sonra, ne yapsa boşa çıkıyor; bir takım tesadüfler ve aldığı yanlış kararlar onu iyiden iyiye boka batırıyor.

Detour

filmi, tüm olaylar olup bittikten sonra, bir yol üstü restorantında mola veren kahramanın ağzından (düşüncelerinden) anlatmış yönetmen. filmin finali garip. bir polis arabası, restoranttan çıkıp yürümeye başlayan piyanistin yanında duruyor, piyanisti araca bindiriyorlar ve: the end. "onca olan bitenden sonra nasıl oldu da bu adamın suçlu olduğunu, cinayetlerden sorumlu olduğunu anladınız yahu?" diye sorduğunla kalıyorsun.
ancak filmin finalinin aceleye getirilmiş, yüzeyselce geçiştirilmiş olmasının ardında boktan mı boktan bir neden var: polisli final, film sansüre uğramasın diye alınan bir önlem! o dönemde, "suçlu adamı öyle elini kolunu sallayarak çekip giderken gösteremezsin, suç cezasız kalmaz" gibisinden kurallar varmış sinemacılar için ve yönetmen mecburen filmine polis çağırmış, karakteri tutuklatmış.
filmin bir başka enteresan yanı, david lynch'in lost higway filmi ile olan akrabalığı. her iki filmde de, gerçekleşen ölümlerden kendisinin sorumlu olmadığından emin olan, bir şekilde bir başkasına dönüşen/bir başkasıymış gibi davranmak zorunda kalan, kendini yollara vurmuş, radyodan ya da dışardan bir yerden gelen "belirli bir" müziğe dayanamayan bir müzisyen var.
şöyle başlıyor anlatmaya al roberts:
bu melodi! bu melodi! neden hep bu kokuşmuş melodi? beni takip ediyor, kafamın içinde çınlayıp duruyor, asla bırakmıyor. hiç, bir şeyi unutmak istediğiniz oldu mu? hiç, hafızanızın bir kısmını kesip atmak istediniz mi? yapamazsınız, biliyor musunuz. ne kadar denerseniz deneyin. görüntüsünü değiştirebilirsiniz ama er ya da geç, kokusunu alacaksınız ya da birisi onu hatırlatan bir şey söyleyecek... ve yine yakalanacaksınız!
imdb
wikipedia
divxplanet
lost highway

devamını göster

04 Ocak 2011

üç milisaniye

avrupa nükleer araştırma merkezi (cern), türkiye'nin ön üyelik başvurusunu kabul etmiş. 3 yıl sürecek resmi görüşmelerden sonra, masaya (muhtemelen kapıya yakın* bir) sandalye daha eklenebilirmiş yani. bu gün tuvalette okuduğum ntv bilim dergisinden edindim bu haberi. "üç yılda cern'deyiz" (biz? ben de mi?) başlığıyla verilmiş haber. şuralarda bir yerde duran bağlantıdan ulaşabileceğin, ntvmsnbc.com haber sitesinde ise, bana daha uygun görünen, ironiden uzak bir başlık atılmış: "türkiye cern'e üye oluyor". "okumak" denilince bağırsaklarında hareketlenme hisseden, zamanının çoğunu bilgisayar karşısında aptal oyunlar (worms, gta, fallout, friendfeed, blogger vs) oynayarak harcayan bir armutun (sakin; kendimden bahsediyorum), saygın bir uluslararası kurumda, hem ülkelerini temsil etme hem de kendilerini geliştirme fırsatı bulacak, kendi alanlarında saçlarını ağartmış bilim insanlarını karikatürize etmesi; yetmiyormuş gibi, "biz mi? hadi canım!" gibi şeyler söyleyip kendince eğlenmesi çok acı verici. evet, ben eşeğim. ama en azından pislik değilim, sanırım. en çok ziyaret edilen gazete/haber sitelerinde (örneğin, hürriyet, milliyet, radikal gazetelerinin sitelerinde) "bilim" başlığı bile yok! hepsinde "teknoloji" sayfaları var ama konu, iletişim ile sınırlı gibi, işte bilgisayarlar vs... ya da "yaşam" başlığı altında, televizyon ünlüsü, aptallığın aynası programlar yapan sığ tiplerin isimlerinin sağa sola saçıldığı ve o sığlığa salya damlatan beyinsizlerin kilo, yaş, cinsellik sorunlarının ele alındığı saçmalıklar arasında, evet azıcık bilim haberi var; yalan olmasın. ama onları da "kesin araştırmadan etmeden, yarım yamalak, laf olsun diye koymuşlardır" diye düşünmeden okumak zor. --- her neyse asıl konuya geleyim ya da asıl konudan uzaklaşayım. biraz önce tuvaletteyken öğrendim: iddiaya göre, önce ne göreceğimizi tahmin ediyoruz, daha sonra, milisaniyeler süren ve elbette biliçdışı bir işlemle görüntü kaynağını kontrol ediyor ve karşılaştırma yapıyoruz. daha sonra, tahminlere, "öngörülere" uymayanları, hatalı olanları düzeltiyoruz. bir kamyon kelime ile anlatılabilen ancak milisaniyelik bir işlem. şöyle bir canlandırma: "vazo düşecek mi, düşüyor mu ne?" diyor görme merkezindeki nöronlar; "bi' milisaniye, bakalım ne oluyor?" diyor (sanırım başka bir nöron); tahmin raporuyla, "çekilen fotoğrafı" karşılaştırıyor yetkili bir başka nöron ve sonucu söylüyor: "düşüyor valla!" hızlı (hızlı mı!) bir hareketle vazoyu yakalıyorsun ve övünüyorsun: "çok hızlıyım!", diyorsun. belli ki aslında çok (ama çok) daha hızlıyız üstelik biraz daha hızlı olabilsek hiç sıkıntı yaşamadan, düşmesinden bir iki saniye önce vazoyu sağlama alabileceğiz! böylelikle canlandırma epey bir kısalacak: "vazo düşecek mi, düşüyor mu ne? neyse, hallettim." işte bu kadar! bu durumda, milisaniyelerden de öte kısa sürelerde iş yapma yeteneğine sahip bir sistemde, fotoğraf çeken nöronlar zamanla tembelliğe alışacaklardır sanırım ve eğer yönetim iyiyse (belli ki iyi), başka bir departmana gönderileceklerdir. bu ne demek; "book of eli" diye boktan bir film var ya, işte o filmdeki çakmanın çakması bir zatoichi olan eli gibi olabilir insan. yok artık; eli'nin körü! ama bir dakika, bu çok saçma olmaz mı? yani, masanın üzerinde sigara paketi var ve ben onu görüyorum. milisaniyeler önce "masanın üzerinde sigara paketi var" diye bir "tahmin" yumurtladım ve gözlerim bunu destekledi, diye mi düşüneceğim? sanırım burada anlatılmak istenen, öncelikle paketin şeklinin, renginin, boyutlarının vs kabaca öngörüldüğü ve milisaniyeler içinde bunun doğrulanması? aynı şeyin ses ya da koklama duyularında da geçerli olduğunu düşünsene bu arada. şu klişe durum, sevgililer kavga ediyordur, kadın şarap şişesine uzanır ve sen gerçekten müthiş birisindir; şişe henüz fırlatılmak üzereyken, senin sesin duyulur: "ah! oo! nefismiş!" tam o anda zamanı durdursak, mikrofonlarımızı uzatsak, "tam kafamın dibinde, duvarda patlayacak şişe; ama nefis şarap; beni yeşilliklerle dolu kırlara götürecek!" gibi bir şey dersin. bunca yetenekli bir insanın sevgilisi de yetenekli olacağından, diye varsayılabilir, şişeyi fırlatmadan hemen önce, senin "ah! oo! nefismiş!" lafın üzerine, "ne diyorsun sen be!" diyecektir hatun (birbirinizi tamamlıyor olsanız da, kusursuz değil) ve şişeyi fırlatmıyacaktır. diyelim. çok karışmadı mı her şey? duvarda patlayan şişenin sesi ve nefis bir koku geziniyor zihninde ama kadın şişeyi fırlatmadığından, olan biten bir şey yok? ha, bir de şey var... --- bak, aynen yazıyorum:
göründüğü gibi değil: duke üniversitesi'nden tobias egner'in çalışmasına göre, görme merkezindeki nöronlar önce alacağı görüntüyü tahmin ediyor, sonra bu öngörüleri görüntü kaynağı ile karşılaştırarak hatalı varsayımları düzeltiyor. tüm bunlar milisaniyelik süreçlerde gerçekleşiyor. "öngörüsel kodlama" adı verilen model, nörobilimcilerin beyne dair fikirlerini değiştirebilir. http://tiny.cc/5xu6m
ntv bilim dergisinin ocak 2011 sayısında, "haber" başlığı altında, 6. sayfada, sayfanın sağındaki sütunda yer alan kısacık bir haber bu. ingilizcen yeterliyse, haberde verilen bağlantı üzerinden daha geniş bilgi alabilirsin. benim o kadar ingilizcem yok. türkçe kaynak aradım, daha geniş bilgi alabilmek için; bulamadım. bir bilim dergisinin, kısaca verdiği üç beş satırlık, yukarıda tamamını alıntıladığım haberden kaynaklı geyik yaptığım için özür dilemem gerekiyor mu? bilmiyorum gerçekten. bir bilim dergisinin sadece iki sayfasında kısaca anlatılan bazı şeyler** ile kıyaslandığında, "büyük" gazetelerin bazı koca koca başlıkları insanı üzecek kadar aptalca değil mi; kesinlikle öyle. * "pardon, söz alabilir miyim? teşekkürler; ee, bir 15 dakika ara versek, sigara falan?" ** bilinmeyen bir insansı!: orta asya'da bir yerde (sibirya altay dağlarındaki, denisova mağarasında), bulunan kalıntılardan elde edilen dna örnekleri, buralarda bir zamanlar, şimdiye kadar bilinmeyen bir insan türünün yaşadığını keşfetmişler. denisovan ismi verilen bu arkadaşlar, ne modern insan ne de neandertal'miş. 300-400 bin yıl önce afrikadan iki kola ayrılarak yayılmış/evrilmiş bu eski modeller: neandertaller ve doğuya giden denisovanlar. günümüzden 70 bin yıl önce de modern insan "afrika'yı terk etmiş". [öyle yazıyor, "...afrika'yı terk etmiş.". kalanlar ne peki? sözüm size ntv bilim yazarları] - basra hipotezi : arap yarımadası'nın güneyinde, basra körfezi ve çevresindeki bölge, hint okyanusu yutmadan (8000 yıl önce yutmuş) önce, 100 bin yıl (100.000 yıl) boyunca insanların yaşam alanıymış. - işlemci bakteri: "california üniversitesi'nden christopher vogit, e-coil bakterisini moleküler bir devre kullanarak programladı. diğer bakterilerle iletişim kuran e-coil, geliştirilen 'mantık geçidi' üzerinden işlem yapabiliyor." - kavanozdaki süpernova: "toronto ve rutgers üniversitesi fizikçileri, süpernovayı laboratuvar ortamında minyatür ölçekte gerçekleştirdi." ayrıca bak: "göründüğü gibi değil" haberi ilgini çektiyse ya da çekmediyse bile: zihin, nöron, ayna

devamını göster