31 Mart 2009

kutsanmış makine

video sitesine döndürdüm günlüğü ama denk geliyor, kendimi tutamıyorum. aşağıdaki üç videoyu kesinlikle bendito machine sitesinden izlemeni öneririm. çok daha net ve kaliteli çünkü orada. bir kimyasal savaş çıkar da vimeo'ya ulaşılamaz olursa diye youtube'dan ekledim. zira bilindiği gibi bir kimyasal savaşa karşı youtube oldukça dayanıklıdır; vimeo gibi siteler dağılır giderler. saçmalamazsam: vimeo üzerinden izin vermiyor yayıncı, youtube rahat bu konuda... ayrıca jossie malis'in sitesi şahane...

videolar hakkında söyleyecek çok şey var ama bu sefer tüm saygımla susuyorum... üç şahane animasyon işte...









Share/Save/Bookmark

devamını göster

30 Mart 2009

film parodileri

sen tut yıllarca uğraş efsanevi filmler yap, unutulmaz karakterler yarat sonra bi'kaç zıpır çıksın, bunlarla dibine kadar dalga geçsin. çok adi bu insanlık. yoda'yı bunamış göstermeler, tek yüzüğü cinsel cihaza takmalar, terminatör'ü hz. isa'nın koruması yapmalar... sırf ibret olsun, ilerde bir gün milyonları hayran bırakacak bir film yaparsan hazırlıksız olma diye, aşağıdaki parodileri özenle seçtim. ünlü filmlerle dalga geçen filmlerden (naked gun, scary movie vs gibi...) alınmış sahnelerden bahsetmiyorum ama; seçtiklerim, kısa film tadında şeyler... bir kısmı mtv ödül törenleri için hazırlanmış, bazıları komedi kanalları için, falan filan... insan başka bir filme yapılan göndermeyi anlayınca daha bir sesli reaksiyon veriyor. özellikle komedi filmlerinde oluyor bu çünkü bazısına hiç komik gelmeyen şey bir başkasına (bağlantıyı kurabilene) sanki çok daha komik geliyor. ben öyleyim en azından, saklamaya gerek yok. işte, ben anladım, bağlantıyı kurdum, diye övünmenin bir şekli. neyse, izle işte boş bir zamanında aşağıdakilerden istediklerini, sanırım eğlenceli olur.

    
(oldukça yanıltıcı bir shining fragmanı)

   
(the sopranos)

 
(24 - yayınlanmamış pilot bölüm 1994)
    
(matrix - windows işletim sistemiyle...)

   
(gump fiction - forrest gump ve pulp fiction kırması - mad tv)

   
(terminator - mad tv)

   
(matrix reloaded - mtv film ödülleri)

   
(star wars - mtv) 

 karşıma çıktıkça, zaman içinde eklemeler yaparım sanırım, öyle uzayıp gider bu sayfa....

devamını göster

23 Mart 2009

kurtlar

birinci kurt:
yatağına oturdu. daha öncesinde, ayakkabılarını giyip, perdeleri çekip, kapısını kapatmıştı. hemen yanında, altı karton sigara ve onlarca kutu kibrit duruyordu.

ikinci kurt:
karısı odaya girdi sessizce, onun uyuduğunu zannetmişti. yatakta öylece durup sigara içtiğini görünce şaşırdı kadın. gözlerini ayakkabılarına dikmiş adama bir şeyler söyledi ama adam en ufak bir tepki vermedi. kadın adamın yanına oturdu ve ona sarılmak istedi. tepki yoktu. birazcık sarstı, yine de adamın bakışlarını ayakkabılardan alamadı. bir anlam bulamadı kadın. üzüldü.

üçüncü kurt:
bir sürü insan odaya girip çıkıyordu. perdeler, pencereler açılmıştı. yatakla elbise dolabı arasında, sırtını duvara yaslamış, bacaklarını uzatıp oturmuş bir erkek çocuğu, diz kapaklarını birbirine çarptırıp, bir şarkının sadece nakarat kısmını söylüyordu. odadakiler konuşup duruyorlardı, şundan bundan bahsediyorlardı: hayat pahalı, mercimek hanımın kızı orospu, havalar düzelmedi, falan filan... adam ayakkabılarına bakıyor ve sigara içiyordu.

dördüncü kurt:
üçüncü gece, kadın adamın yanında üç saat kadar hiç kımıldamadan oturdu, ona eşlik etti. adamın hemen yanına kıvrılıp uyumadan önce, tatlı tatlı konuştu onunla, başını okşadı, normale dönmesini istedi ondan.

beşinci kurt:
kadın yalnız uyanacaktı.. sevinçle fırlayacaktı yataktan ve adama seslenecekti, evin içinde gezinerek. evde yalnız olduğunu fark edince, iyice yıkılacaktı ama. komşular, kolonya ile ensesini silerlerdi.

altıncı kurt:
oturduğu yerden, sağa sola koşturan, elindeki tahta parçasını duvarlara sürten, çöp kutularına vuran çocuğu izliyordu. trenin gelmesine daha bir buçuk saat vardı. bir yük treni yaklaşıyordu. ayağa kalktı ve çocuğu durdurdu. bankta oturan annesi dikkat kesildi. çocuğa bir şeyler söyledi, çocuk güldü. tren yaklaşıyordu. çocuğu kucağına aldı. çocuk annesine el salladı. annesi gülümsedi, ama huzursuz olmuştu. güneş tam tepedeydi ve hiç sigarası kalmamıştı. tren yaklaştı. çocuğu rayların ortasına attı. annesinin çığlığıyla kendine geldi. "çok eskimiş bunlar" dedi ve başını kaldırdı.

yedinci kurt:
kadın uyandığında adam kendisine bakıyordu. "kahvaltı mı yapsak?" dedi kadına.

devamını göster

20 Mart 2009

9000

böyle küçük küçük yüzlerce şey yapmış 9000. flickr üzerinden ya da daha derli toplu olarak 9000 vs 0006 isimli sitesinden bakabilirsin yapıp ettiklerine. kısa aralıklarla yeni şeyler yayınlıyor, belki de hedefi 9000 parça iş çıkarmaktır?

"i'm hostile" yazmış kendisi için sadece. eh peki, bana uyar. hatta herkese lazım belki de böylesine bir düşman. gerçekten de bazı işlerinde saldırganlık var (elbette kavramlara yönelik) ancak neredeyse hepsinin ardında mizahi bir yaratıcılık var. şöyle bir göz gezdireyim derken tüm işlerine bakmak zorunda kaldım. beğendiklerimin bazıları aşağıda ve kesinlikle "en güzelleri bunlar" değil; öylesine seçtim sonuçta... muhtemelen bazı işleri sağda solda (internet dünyasının sağı ve solu) karşına çıkacaktır. kimse bu 9000, pek bir yetenekli.









devamını göster

19 Mart 2009

suya yazı

şu hayatta insanın para için yapmayacağı şey yok. [çok klişe bir laf yahu bu! neyse...] dün "çılgınca" gelen şey, bu gün "evet, olabilir?" diye karşılanıyor, yarın öbür gün de "normal" olup çıkıyor. şimdi, örneğin, bir market ürünü olarak "insan eti" düşüncesi, kendini azıcık insan sayan herkese iğrenç, sapıkça, vahşice gelecektir...

bununla beraber, fazla değil, birazcık daha delirdiğimizi (ve teknik açıdan olanaklı olduğunu) düşünürsek, "besin maddesi olarak insan eti" sektöründe kullanılacağını bile bile, "sana on bin dolares vereceğiz, sen de karşılığında bize bedenini klonlama hakkını vereceksin" teklifine "tamam, hemen, nereyi imzalamam gerekiyor?" diyecek insan sayısı emin ol çok fazladır. hiç sorun olmaz hani, girişimci için bu adım... ama "insan eti" satışına başlamadan önce, bazı "etik" sorunları halletmeli... bunun da yöntemi, yavaş yavaş insanları bu fikre alıştırmaktır herhalde? önce insan kopyalama üzerine bilimsel, enteresan ve insanlığa faydalı şeyler ortaya koyulması gerekir. fantastik şeyler değil bunlar: "kopya insanların türemesi an meselesi" ve "doğu avrupa'da klonlanmış üç çocuk var" gibi iki örnek haber başlığı insan klonlamanın, fantastik ya da bilim kurgu zeminde (artık) durmadığını ispatlıyor. [ki, bunlar basına yansıyanlar!] "insanlığa faydalı" bu teknoloji, hiç şüphesiz kısa süre içinde dejenere edilecektir: daha ne olduğunu bile anlamadan, markette insan parçaları görmeye başlarsın...



vejetaryen değilim, vejetaryen olanları da anlamakta güçlük çekerim; tıbbi bir zorunluluk yoksa tabii... şöyle düşünürüm: doğada üç tane olan koyun sayısı çiftliklerde üç bine çıkartılıyorsa pek sorun yoktur? ama, "ben yiyece'm illa bunu" diye nadir görülen hayvanların avlanması, binlerce insan dangalaklığından biridir, onun kabul edilecek, savunulacak yanı yok! [bazı vejetaryen'lerin "gözü olan hiçbir şeyi yiyemem" lafı da pek şiirseldir. "maydanozun gözünü görebilecek gözün yoksa ben ne yapayım?" denilebilir, maksat itiraz daha şiirsel olsun]

işte buna benzer bir şey diyecekler: "biz bir tane olan 'arthur'u kopyaladık, binlerce 'arthur' yaptık ondan..." ha evet, doğru aslında, diyecek, torunlarımızın bazıları. "ayrıca binlerce kadına da iş imkanı sağladık!" evet, diyecek, üretim şirketi için kuluçkaya yatan kadın. hormondur şudur budur, ayda bir doğurmasını sağlarlar sanırım, klonları dünyaya getirecek kadınların. bir süre sonra, kadınlara da ihtiyaç kalmayacaktır belki de, her şey biyo kimyasal işlemleri tıkır tıkır yerine getiren makinelerle halledilecektir... "abi, özel olarak üretilenleri tamam, bence bir sakıncası yok, çok da lezzetli ama normal insanların avlanmasını çok yanlış buluyorum, çok vahşice" diyecektir, olası karanlık gelecekte, benim frekansıma yakın biri de...

bir şeyin normalleşmesi, yaygın kabul görmesi, o şeyin yararlı, iyiliğe dair bir şey olduğunu asla göstermez ama işte bu "insan etinin satılması" (satılmaya başlandıktan sonra yenilecektir) şu anda sıfıra yakın bir değerde kabul gören bir "şey" olarak, tam bir saçmalık formunda duruyor. kimse buna "iyi fikir" demez şu zamanda. hangi düzeyde para hırsı böylesine saçmasapan, iğrenç bir şey yaptırır ki? cevap veriyorum: en basitinden 'su' sattıran anlayış!



senin şimdi "saçmalık" olarak gördüğün, paketlenmiş insan organlarının marketlerde satılması düşüncesi gibi, bundan fazla değil yüz sene önceki herhangi bir insana da "suyu satmak" benzer ölçüde saçma gelirdi herhalde? bak, inan ikisi arasında, saçmalık bakımından hiçbir fark yok! alıştık, kabul ettik, normalleşti diye üzerine düşünmüyoruz belki de? şunu kabul etmek gerek, gezegen kirlendi, su kaynakları azaldı, içme suyu konusunda milyonlarca insan ölümcül düzeylerde yokluk içindeler. ancak bunu bir sorun olarak görenlerin çözüm önerilerinin ciddiye alınmasının zayıflığı karşısında, bunu bir para yapma olanağı olarak görenlerin gücü, mide bulandırıcı boyutlarda! "şirketler her şeyin arkasında !" diyen "belgeseller" haksız değil: devletler, dinler, televizyon, her şey şirketlerin para kazanma amaçlarına hizmet ediyor... para kazanma uğrunda sinsice kullanılan kurumların yöneticilerinin bazılarının şirketlerle (kısacası "para yapma" ile) doğrudan ya da dolaylı ilişkiler içinde olduklarını düşünmeyen de yoktur!

artık çeşmeden gelen suyu içemiyorsun. çeşme suyunun kalitesi bozuldu, hatta hastalık kapma riski var. olası tüm "iyileştirme", "sorunu giderme" çabalarının tek bir sonucu var ama: su şirketlerinin sunduğu, içilebilir temiz su! eh, bir şirketin bilmem ne dağındaki suyu, sana karşılıksız sunmasını bekleyemezsin; adam bir hizmette bulunuyor ve karşılığını alacaktır. tamam, diyorsun, işte tertemiz suya ulaştım! sanki, her şey akla yatkın gibi görünüyor?

işte fotoğraflarını gördüğün "fantastik" ürünleri marketlerde gördüğümüzde de, hayat şartları ve gerekirse tüm ekoloji (ve doğa) öyle bir hale getirilecek (ya da insanlar, "öyle bir hale geldiği"ne inandırılacak) ki, her şey akla yatkın görünecek... bize suyu bile satan, klonlarımızın etini de satacaktır. sonra klonlarımıza bizi satarlar vs vs vs....

güncelleme (261109) : chris rock'ın "kill the messenger" (2008) gösterisinden:



gereksiz açıklama: görseller, "sanatçı işi"dir; kurgudur...
leziz ayak: davidyesai
temiz kafa: zef narkiewicz
tütsülenmemiş naturel kafa: derdommy

devamını göster

18 Mart 2009

pis koku

tavandaki tahtalar ilk defa gıcırdamaya başladığında yukarda bir farenin gezindiği şüphesine kapılmıştı. günler ve gıcırdamalardan sonra sesin hep aynı yerden geldiğini fark edince, fare tahtakurusu oldu. bu değişim onu rahatlattı. bir ilaç alma kararıyla birlikte tahtakurusuna alıştı ve onu umursamamaya başladı. oysa yukarıda tahtakurusu falan yoktu; sadece kısa bir süre sonra evi başına yıkılacaktı. o bunu elbette bilemezdi.

tamir etmeye çalıştığı bir cep saati vardı, aylardır uğraştığı halde bir türlü çalıştırmayı başaramamıştı. oysa saat ölmüştü.

sabah beş gibi uyandı. kara perdesinin yırtık yerlerinden içeri girmeye hazırlanan gün ışığının altında, neden uyandığını soruyordu kendisine.

pencereyi açtı, çalışma masasına geçti. tamir edemediği saat orada, diğer bozuk saatlerin arasında duruyordu. birkaç gündür ona dokunmamıştı. uzun uzun saatin akrep ve yelkovanına baktı. saati masanın üstüne koydu, çekmeceden bir çekiç çıkardı. son bir kez baktı saate ve çekici kaldırdı.

ev başına yıkıldı; sabahın beşinde.

devamını göster

17 Mart 2009

yeninin eskisi

butt johnson, kendi sitesinde bile kendisinden bahsetmediği için hakkında "doğru" bir şey söyleyebilecek miyim bilmiyorum, belki biraz isabet edebilirim gerçeklere?

butt johnson, bundan beş sene falan önce bir şekilde zaman atlaması yaşamış; oldukça eski zamanlarda bulmuş kendini. bir şeyler çizme konusunda epeyce yetenekli olduğu için gittiği zamanın ortamında bu yeteneğini kullanmış; muhtemelen aç kalmamak için falan yapmıştır bunu. içinde bulunduğumuz modern zamanlara ait şeyleri, eski zamanların anlayışına uygun bir şekilde aktarmış. butt johnson'ın yaptıklarına, o zamanların insanları "tuhaf" diyeceklerdir ancak sen, biçime de içeriğe de olabildiğince aşina olduğundan, "postmodern" deyip geçebilirsin.

böyle küçük küçük pek karışık görünüyorlar ama üzerine tıklarsan kocaman açılacaklar. ondan sonra gelsin "yahu bu ne acayip şeymiş"ler gitsin "amma uğraşmış adam"lar...








devamını göster

15 Mart 2009

quino - 3d

quino amcanın dört karikatürünün, üç boyutlu versiyonları aşağıdakiler. ne yazık ki -şimdi araştırmaya çok üşendim işte o yüzden ne yazık ki- bu çalışmaları hangi akıllı ve yetenekli insanlar yapmışlar bilmiyorum. (biri hariç) bilgisayarımın quino klasörüne kopyalarken hiç düşünmemişim, şunları nerden bulduğunu not al, belki ilerde gerekebilir diye. 

 üç boyutlu, bilgisayar destekli grafik (ve animasyonların) bazı duyguları tam veremediğini düşünenler vardır ve aşağıdakiler sanki bu düşünceyi doğrular gibi. ancak bu iş bir "restorasyon çalışması" değil ki? yani, "gönül ister tüm quino karikatürleri zamanla üç boyutlu görünüme kavuşsunlar..." gibi bir şey dediğimi düşünsene; ne saçma! elbette bunlar, "bir de böyle görünseler" gibi bir olanağa hizmet ediyor. insan bazen, karşılaştırma yapayım derken saçmalıyor işte.

    


 

 daha önce (ve daha sonra) eklenmiş quino karikatürleri için yarım saniye önce okuduğun "quino karikatürleri" yazan yere tıklaman yeterli...

devamını göster

14 Mart 2009

yarasını özleyen dudak

bedenimin büyük bir bölümünü kaplayan su, kendini dışarı atmak istiyor. çok sıcak... bir de kötü, rahatsız edici kokular...

yetmezmiş gibi dünya tuhaflaşıverdi. evren amuda kalktı sanki. apartmanımız yarasa gibi asıldı dünyaya. tüm eşyalar tavana fırladılar. düştüler mi havalandılar mı belli değil. havalandık sandım.

en üst katta oturuyorduk. balkondaydım o sırada. önce bir sarsıntı oldu ve kendimi tavana yapışmış buldum. tutunabilecek bir yer bulamadım: gökyüzüne düştüm. ama öyle ipini koparmış bir düşme değildi bu. sabit bir hızla, sakince uçuyordum işte. üstümdeki (ya da altımdaki?) otobüsle baş başa gidiyorduk. olanca gücümle otobüsten destek aldım ve kendimi dünyaya doğru ittim. yeryüzünden bir sürü şey yaklaşıyordu. eşyalar, araçlar, taşlar, hayvanlar, insanlar, madeni paralar... her şey üstüme geliyordu. tek başıma mücadele ediyordum onlarla.

iri cisimlerden güç alarak eşya toplamaya başladım. birkaç kaset buldum; ne oldukları hakkında bir fikrimin bulunmadığı caz kasetleri... üç beş kitap, dergi falan geçti elime. en iyisi bir yatak bulmuş olmamdı. küçük bir kasetçalar ya da walkman ne güzel olurdu... eşyalarımla yatağa geçtim; yüzüstü uzandım.

dünya evrene dağılıyordu ve ben oldukça başarılı bir avcıydım. bir yatağım ve biraz eşyam bile vardı. uzun bir sopayla evreni gezmeye başladım.

devamını göster

12 Mart 2009

dünya gezegenine genel bir bakış

sadece insanlık beni kesmiyor. o bakımdan, aramızda konuşurken "uzaylı" dediğimiz, ama aslında "dünya dışı akıllı yaşam formu" dememiz gereken varlıkları da göz önüne(?) alıp, tamamen onlara yönelik bilgi paylaşımlarında bulunmaya karar verdim; biraz önce tuvalette, penguen mizah dergisinde, kaan sezyum'un "oy-yes" köşesinde okuduğum, "bize de böceklere bakar gibi bir takım üst bilinçler baksa, ne dalga geçerler acaba?" sorusunun çağrışımı neticesinde... (evet sevgili dünya dışı akıllı yaşam formu, "ne bu, uzun ve karışık cümleler, okumam ben bunun gerisini!" diyorsan sen kaybedersin... ben sana akıllı yaşam formu diyorum sen ne yapıyorsun! ayrıca her defasında "dünya dışı akıllı yaşam formu" yazmak sıkıcı, bundan sonra "uzaylı" diyeceğim ben de herkes gibi...)

gezegenimize bir amaçla ya da kazayla gelmiş uzaylıların, yeterince gözlem yapma şansına sahip olduklarını düşünüyorum. tamam onlar da cici ama asıl hedefim, sizler, gezegenimizde bulunma şansına sahip olmayanlar. uzayda yaşayan siz uzaylıların gelişmiş teknolojisi sanırım gezegenimizin internetini takip etmeye yetecek düzeydedir? [uzaylı dediğinin teknolojisi illa ki gelişmiş olmalı!] bir uzay gemisine ya da evreni inceleyen bir bilgisayara firefox yüklemek zor mu? her neyse, bu satırları okuduğuna göre, öyle bir sorunun yok demektir....

öncelikle kendimden ve aslında insanlıktan bahsetmek istiyorum. yüz elli hadi iki yüz sene önce olup bitmiş her şey. özellikle fotoğraf makinesinin (ve diğer kayıt cihazlarının) keşfinden önce epey eğlenceliymiş gezegenimiz. ne zaman ki kayıt cihazları bulunmuş (ve ayrıca "bilim" denilen saçmalık) işte birden tüm acayiplikler sona ermiş. yani aslına bakarsan, dünya aynı dünya ama şimdi bir acayiplikten bahsedildi mi, hemen "var mı kaydı?" diye soruyoruz; öyle pat diye inanmıyoruz. gerçi yine de ota boka inanan ve hatta bir kanıt görme ihtiyacı duymayanlar çoğunluktadır ama siktiret onları; onlarla bir işin olmaz...

uzaylı denilince aklımıza iki ana şey geliyor: birincisi, kayıt cihazlarının bulunmasından çok önceleri yapılmış ya da meydana gelmiş şeylerin arkasında sizin izlerinizin olduğunu düşüncesi. mısır piramitlerinin, peru (ve inka) kültürünün, eski mağara çizimlerinin, hatta semavi (semavi, gökle ilgili göğe ilişkin demek) dinlerin bile ardında hep siz varsınızdır bazılarımıza göre. akla gelen ikinci şey ise, bulanık ve titrek, asla net olmayan fotoğraf ya da video görüntüleridir. bunlar zaman zaman popüler olur, üç beş ayda bir yenisi çıkar... bir çoğunun düzmece olduğu kanıtlanmıştır ancak bilim kurumları da hükümetler de son noktayı koyamamışlardır. bununla beraber, sizin de son noktayı bir türlü koymamış olmanız düşündürücüdür. tüm bunların ötesinde, kapa gözünü ve bir uzaylıyı düşün deseler, çoğu insan, yeşil renkli, büyük gözlü, koca kafalı, küçük ağızlı ve ya çok kısa boylu ya da uzun ince hayal eder seni. oysa öyle değilsindir, bundan hiç şüphem yok! ama elden bir şey gelmiyor: veriler ve tasarımlar sana dair öyle bir imaj oluşturmamıza neden oluyor...



kabaca bir giriş yazısı oldu bu. daha sonra, insan kültürü ve gezegenimize gelince dikkat etmeniz gerekenler konusunda birçok şey anlatacağım. bizim, "bunu herkes biliyor zaten" diye düşünüp, hiçbir yerde anlatmaya gerek duymadığımız ancak sizin için bazıları hayati önem taşıyabilecek bir dolu şey var. google, ekşi sozluk, wikipedia falan yeter bana diye hiç düşünme yani... onların hepsi bize hitap ediyor, aramızda konuştuğumuz şeyler...

bu arada hem gezegenimizden hem de uzaya gönderilmiş aletlerden size bazı mesajlar gelmiş olabilir. bu sinyal ve mesajlara henüz bir cevap vermediğinizi biliyoruz, verdinizse de bize bir şey söylemedi yetkililer. işte ben de bu ilk yazımda size kendimce bazı mesajlar iletmek istiyorum. üstelik onlar gibi sıkıcı ve tekdüze şeyler de değil benden alacaklarınız...



ilk önce insan ne hırt bir yaratıktır konusunda şimdiye kadar yazılmış en gerçekçi kitabı okumalısın. louis ferdinand céline isimli bir fransızın yazdığı, gecenin sonuna yolculuk isimli kitaptan bahsediyorum. hemen akabinde, uzay gemini başka bir yöne çevirmeden önce yani, douglas adams isimli bir ingilizin yazdığı otostopçunun galaksi rehberi serisini oku. (hem bu aralar epey indirimli...) tereciye tere satmak gibi gelmesin ama! (aslında o da sadece insanları anlatır.) daha sonra da, öylesine, sadece gülmek için, zeki alasya ve metin akpınar'ın, bir "devekuşu kabare" oyunu olan "geceler"i dinle. izle demek isterdim ancak malesef onun bir video kaydı yok.

şimdilik bu kadar, devam ederim ama...

görseller:
dünya gezegeni: ixrevivalxi.deviantart.com
mutlu çift: pysse holmberg
diğer ikisi: bilmiyorum.

devamını göster

11 Mart 2009

ağacın ismi

birkaç gün önce sahilde, değil dünyanın belki de evrenin en alelade taşını bulmuş; o günün akşamında taşı bir yerlerde düşürmüş ve kaybetmişti. alelade taşı kaybetmek onu çok üzmüştü. elbette arkadaşları ve onu seven birkaç kişi yüzlerce taş göstermişlerdi ona. hiçbirini beğenmemişti çünkü kendisine sunulan her taşın, ufacık da olsa bir özelliği bir ilginçliği vardı. kimse ona yaranamayınca, taş göstermeler de başladığı hızla yok olmuş, onunla kimse ilgilenmez olmuştu.

çok güzel resimler yapan beyaz tenli kız ondan taşı tarif etmesini istemişti. bana taşını anlat, öyle bir anlat ki onu gözümün önüne getirebileyim de bir resmini yapayım, demişti. dakikalarca taşı anlattı ve kızcağız onlarca resim yaptı. ancak resimlerin hiç biri beğenilmedi. ressam kız üzgün olduğunu söyledi ve pes etti.

ertesi akşam onu çok keyifli görenler, bu durumun nedenini sordular.

"bu gün çok güzel bir şey oldu..." diye anlatmaya başladı.

taşını aramaya çıkmış, iyice derinlerine, daha önce hiç gitmediği bölgelerine girmiş ağaçlık alanın. kayalara tırmanmış, su birikintilerinden atlamış... sağlam bir inatla taşını arıyormuş. derken bir ağaca çarpmış. anlattığına göre suçlu olan ağaçmış; taşını aramakla meşgulken ağaç onun önüne atlayıvermiş ve çarpışmışlar. öyle yumuşak bir çarpışma değilmiş ama, omzu gerçekten çok ağrımış. ağrının da etkisiyle ağaca bağırmış, küfretmiş. ancak siniri çok çabuk geçmiş çünkü kendisine çarpan çok güzel bir ağaçmış. gövdesi, dalları, yaprakları parlıyormuş sanki. gerçek olamayacak kadar güzelmiş: bir başyapıt! ağacı incelemeye başlamış ama daha önce görmüş olduğu hiçbir ağaca benzemiyormuş... fark etmiş ki bu ağaç türünün tek örneği hatta bir türe dahil olamayacak denli özel, kendine has bir ağaç... ağacın turuncu gövdesine sırtını dayayıp oturmuş; kendisinden bahsetmiş. başından geçenlerden, olmasını istediği şeylerden, konuşmuş da konuşmuş... konuşurken aklına bir şey takılmış: biriyle konuşurken arada bir hitap etmek gerekir, yoksa insan kendi kendine konuştuğunu düşünmeye başlıyor, demiş kendi kendine ve ağaca bir isim koymaya karar vermiş. önce turuncu renk hakim olduğu için portakal demek istemiş ama bunun bazı karışıklıklara yol açabileceği düşüncesi onu rahatsız etmiş. sonra onunla çarpışması aklına gelmiş ve ona kör portakal ismini vermiş. kör portakal ile bu sefer hitap konusunu da halletmiş olmanın rahatlığıyla uzun uzun dertleşmiş. sonunda kör portakal’ın bir bilge olduğuna karar vermiş ve isminin başına “bilge” lakabını yerleştirmiş.

bilge kör portakal’ın kendisine, taşı yeteri kadar aramış olduğunu, artık aramaması gerektiğini, taşın bir gün kendisini nasıl olsa bulacağını ima ettiğini söyledi. bu durum çevreyi oldukça rahatlattı.

yarın bilge kör portakal ile buluşmaya gittiğinde bizim selamımızı da ilet, dedi ressam kız. yarın onu görmeye gitmeyeceğim, kendimi özlettirmek istiyorum, dedi, kendinden emin. birkaç kişi onun tutumuna hak verdi.

o sırada, aslında ismi rıza olan turuncu ağaç, aslında hiç de alelâde olmayan yaşlı taşla dertleşiyordu. taş, artık çok yaşlandığını, hareketli günler geçirmek istemediğini söylüyordu. rıza, o zaman toprağa girmelisin, dedi taşa. taş bu fikri çok beğendi ve ağacın hemen dibindeki toprağa daldı. güç bela yirmi-yirmi beş santimetre kadar ilerleyebildi.

beni duyabiliyor musun, diye seslendi ağaca. elbette duyabiliyorum, dedi ağaç. tamam o zaman, dedi taş.
ressam kız meyveleri taştan turuncu bir ağaç resmi yaptı. resmi beğenmedi ve tuvalini beyaza boyadı.

----------
parantez:

devamını göster

10 Mart 2009

kutiman: youtube virtüözü

kutiman kişisi, belli ki, youtube video paylaşım sitesini yalamış, yutmuş ama hazmetmiş de: o videodan şu parça bu videodan bu parça bir şeyler almış ve hem kulağa hem de göze hoş gelen "yeni" bir şeyler ortaya koymuş...

thru you isimli sitesinden sekiz eserine ulaşabilir, o sırada izlediğin videoyu oluşturan videoların listesini "credits"e tıklayarak görebilir, birazcık daha şaşırmak ve eğlenmek için onları da izleyebilirsin... (yasak masak deme, herkes izliyor!)



"nasıl yapmış yahu?" sorusuna cevap, sekizinci video: about

devamını göster

08 Mart 2009

calvin ve hobbes

uğur gürsoy'un "fırat" kitabı çıktıktan sonra bir arkadaşım, "üç dört tane aldım, evin çeşitli yerlerine serpiştirdim... mutlaka al!" diye baskı yaptı. "yahu bende tüm uykusuz sayıları var, okudum ki hepsini" gibisinden (aslında saçma) bir düşünce yüzünden almayı falan düşünmüyordum kitabı. ama aldım tabii, iyi de yaptım. uğur gürsoy'un; yiğit özgür ve umut sarıkaya'nın farklı anlayışlar getirmesi gibi, mizah dünyasına tamamen farklı bir anlayış getirdiği kesin! onun tipleri, okkalı bir küfür yerine örneğin "aşkolsun!" gibi şeyler söyleyebiliyorlar. işlerinin arkasında yatan şey sadece bu değil tabii ama eski klişe işte: şeytan detayda gizlidir. neyse, seviyorum uğur gürsoy'un mizah anlayışını, bir anda perişan ruh hallerine bürünen tiplerini...

bir calvin (ve hobbes) yazısına başlarken neden anlattım bunu, çünkü fırat bana bazen calvin'i çağrıştırıyor. sakın, "fırat, çakma calvin'dir, araktır, hırt kırt" gibi bir düşüncem olduğu sanılmasın ama! bir çocuğu merkeze almakla başlayan ve bu durumdan kaynaklanan benzerlikler var sadece. ama bu benzerlikler, kendi çocukluğunu düşünsen bile ortaya çıkar zaten? işte fırat bana calvin'i çağrıştırdı ve kendime şaşırdım: bunca zaman adını bile anmamış olmama!

bill watterson'un yarattığı calvin, oyuncak kaplanı hobbes'dan başka sırdaşı olmayan hayal dünyası çarpıcı derecede geniş bir çocuk. bazen öyle laflar ediyor ki! sanırım çizerken tam anlamıyla ve tam bir başarıyla "çocuklaşan" bill amca, bazen kendini tutamıyor ve büründüğü calvin karakterine kendi sesini katıyor. bu durumu önceden kestirmiş olduğunu, karakterlere seçtiği isimler belli ediyor aslında. [calvin ve hobbes]



bill watterson, calvin ve hobbes'u yaklaşık on sene çizmiş.. oyuncakları, şunları bunları kısacası ticari hiç bir yansıması olsun istememiş. ülkemizde remzi kitabevi tarafından dört albümünü yayınladı: "kalvin ve hobs", "macera peşinde", "bilimsel gelişme gümledi" ve "yatağın altında ne var?"





kitap kapaklarına bakıp "yahu çocuk kitabı bu!" diyor insan ilk bakışta. tam öyle değil aslında çünkü tıpkı snoppy, dilbert zırt pırt gibi, gazetelerde yayınlanmış bunlar: kelli felli adamlar da okusunlar diye! yani baksana şu aşağıdaki şey çocuk için mi senin için mi? ne anlar çocuk bundan! zaten çocuk dediğin salak bir şey, abuk sabuk şeylerin peşinde koşan daha olmamış bir yaratık(!)




bağlantılar da olsun:
calvin ve hobbes (tüm karikatürler ve indirme bağlantısı)
calvin'in sanatsal kardanadamları
calvin ve hobbes (hayran sitesi)
ekşi sözlük

öylesine ek: aşağıdaki karikatürü (kesinlikle bill watterson tarafından çizilmemiştir) görüp de siniri bozulmayacak calvin hayranı yoktur. (ritalin çocukları ve kaynak)



öylesine ek 2:
bak: cédric veya cedric

devamını göster

06 Mart 2009

doğal seleksiyon

*. bir kol saati için oyun senaryosu:

ekranın sağındaki siyah yaratık, belirsiz aralıklarla ekranın soluna doğru, düzensiz uçan ve uçtukça büyüyen konuşma balonları gönderir. ekranın solundaki, oyuncunun kontrol ettiği ince, insanımsı karakter ise bu balonlara temas etmeden yaratığa yaklaşmalı ve onu öpmelidir. eğer öpmeyi başarırsa 200 puan alır; başaramaz ise boyu biraz daha uzar, kendini başladığı noktada, ekranın en solunda bulur. her iki balon temasında bir hakkı gider ve toplam üç hakkı vardır. eğer on defa yaratığı hiç bir balona değmeden öpmeyi başarırsa, -ki her öptüğünde yine başladığı noktaya döner- her "öpme" ile renklenen ve güzel bir prensese dönüşen, sağdaki karakter ile bir süre sevişir ve tam 1000 ekstra puan kazanır. level atladıkça yaratık daha çok ve daha hızlı hareket eden balonlar gönderecektir. hiç şüphesiz bu oyun asla bitmeyecektir ve işte tam da bu yüzden kol saatleri için düşünülmüştür.

devamını göster

04 Mart 2009

dijital karanlık çağ

ntv bilim dergisinde “dijital apokalips” başlıklı bir yazı okudum. (tıpkı ntv tarih dergisinde olduğu gibi yazıyı kim yazmış belli değil.) hayata dair “saklanmalık” şeylerin bilgisayar verilerine dönüştürülmesinin (ve öylece bırakılmasının) pek de akıllıca olmadığını anlatmaya çalışıyor yazı… bir şeyleri biriktirmekten, saklamaktan kısacası arşivlemekten haz alan bir insan kişisi olarak elbette bu konu ilgimi çekti. yaklaşık iki sene önce yaptığım mektup ve e-mail ayrımına da bir ara dikiz atmanı önererek, bu konunun “pek sallanmayan çok önemli şey”lerden biri olduğunu belirtmek isterim. 

illinois üniversitesi kütüphanecilik ve enformasyon bilimi master okulu’ndan jerome p. mcdonough beyefendinin dikkat çekici bazı tespit ve görüşleri var. “elli sene sonra çerçevelenmiş bir fotoğraf epeyce yıpranmış ancak yine de anlamlı kalabilecekken, yine elli sene sonra dijital fotoğraf dosyalarını görüntüleyebilecek (çözümleyebilecek) bilgisayarlar (ya da okuyucular) bulmak çok güç olacak” diyor. “en son ne zaman bir wordperfect dosyasını açtınız ya da 8 inçlik bir floppy diski okutmaya çalıştınız?” diye de soruyor. bu yaz vhs video kayıtlarını dijital ortama aktarabilmek için göbeğimi çatlattığımı hemen hatırladım* tabii bunları okuyunca. daha orta okuldayken, üç arkadaş, kasetlere kaydettiğimiz onlarca kayıt geldi sonra aklıma; dolaplarda çürüyor onlar! 

 aslında adam “kullanmayın bilgisayar!” demiyor, yedeklediğin ya da sakladığın malzemenin, değişen teknolojik koşullara göre uyumunu denetle diyor sadece. aptalca buluyorum zaten “tamamen dijital düşmanı” olmayı da “dijital çağ düşkünü” olmayı da. bir çok insan üzerine fazla düşünmeden bir an önce her şeyin “teknolojiye tam uygun” olmasını istiyor: işte gazetelerin yerini web siteleri alsın, kitapların yerini bilgisayarlar doldursun falan filan. e şimdi buna bıraksan koskoca müzeyi bir monitör bir de yön tuşlarından başka bir şeyi olmayan bir klavyeye indirger! ne anladım o zaman ben hayattan! 

jerome amca, “sadece on yıl içinde erişim ve depolama yöntemleri o kadar hızlı evrimleşebilir ki, dosyalama formatları demode olabilir” diyor. şimdi tekrar düşünüyorum da, geçen sene vhs kasetlerin üretilmesi durduruldu; eh zaten oynatıcıları piyasada yok... bitti artık onun dönemi. ama elinde çocukluğuna dair görüntüler olduğunu düşünsene, sen kasete bakıyorsun kaset sana bakıyor; yapılacak hiçbir şey yok! hadi senin benim çocukluğumun kimseye bir yararı yok, peki yine jerome amcanın anlattığı şu duruma ne demeli: “nasa’nın 1976 yılında mars’a indirdiği viking uzay aracından alınan verilerin bir bölümü artık okunamaz olduğundan sonsuza kadar kaybolmuş sayılıyor.” şimdi yıkım araçlarıyla vogonlar kaplasalar sarı gemileriyle gökyüzünü, gezegenimizi istimlak etme hazırlıklarına başlasalar, durun yahu ne oluyor çığlıklarımıza, “1976 yılında viking uzay aracınızın kaydettiği görüntüleri biraz büyütüp inceleseydiniz, oradaki bir kayanın arkasına** bırakmış olduğumuz mesaj tabelasını görürdünüz!” diye cevap verseler, pişmanlıktan saçımızı başımızı yolmaz mıyız? 

 “son hesaplara göre, elektronik kayıtlar, vergi dosyaları, müzik ve fotoğraf dahil, bilgi teknolojisinin ürettiği hacmin tutar, 369 eksabayt... 1 eksabayt, 1 kentilyon (1’in arkasına 18 sıfır koyun) bayt demek.” diyor yazıda. bu verilerin "önemli" içeriğe sahip bazı bölümlerinin erişilemez olmasını, bir "dijital karanlık çağ" olarak betimliyor jerome amca. üstelik on yıl içinde bu saçma sapan görünen rakamlar birkaç kat artacak diye düşünmek hiç de mantıksızca değil... 

 yaklaşık sekiz sene önce 20 cigabayt hard diskli bir bilgisayar almak üzere araştırma yapıyordum ve (tıpkı şimdi bir teknolojik sorunla karşılaştığımda yaptığım gibi) aynı arkadaşıma sordum, “ne ki bu? iyi bir şey mi? yeterli olur mu?” gibisinden. “il halk kütüphanesindeki tüm kitapları sığdırabilirsin ona bee!” demişti; hiç unutmam. şimdi irili ufaklı yaklaşık on çanta cd ve dvd, epeyce dvd film, toplamda yaklaşık 700 cigabayt harici ve dahili hard disk ile belki yüz kütüphane hacminde (ama asla “kuvvetinde” değil) bir “veri yığını” sahibiyim. şimdiye kadar hiç “çok önemli” veri kaybım olmadı, bozulan (çizilen kırılan vs) malzemelere rağmen. olası dijital karanlık çağ beni pek etkilemeyecek gibi görünüyor; "yalnızca benim birikimlerim” söz konusu olduğunda elbette! ancak hükümetlerin ve kurumların öylesine büyük hacimlerdeki “bilgi” ve “belge”yi çok ciddi koruması gerekiyor. jerome amca, verilerin teknolojik gelişmelere paralel güncellenmesinin yanı sıra, açık yazılımlar kullanılmasını tavsiye ediyor. “brezilya, hollanda ve norveç, hükümet işlerinde tescilsiz dosya formatlarının kullanılmasını kararlaştıran ülkelere örnek gösteriliyor” diye bir bilgi veriliyor yazıda. 

 “ufukta bir dijital karanlık çağ görünüyor” düşüncesine, sadece bilgi – belge depolama bakımından değil, insan hayatıyla ilgili bir çok olası teknolojik etki bakımından katılıyorum. güvenlik, sağlık, özgürlük şu bu, bir çok “pek sallanmayan önemli şey” var insan hayatında! işte bu önemli şeyler, “zamana ve teknolojiye uyma” derdine bazen kötü niyetlerle (insanların özel hayatlarının izlenmesi ya da daha vahimi, insanların, hayatlarını “erişime açma” yolunda ikna edilmesi) bazen de terk edelim eski adetleri yenilik iyidir düşüncesine eklenmiş “ya hep ya hiç” yanılgısıyla istismar ve ihmal ediliyor; edilmese keşke ama ediliyor... 

  *dipnot **başkası olsa en azından kayanın önüne koyardı tabelayı ancak söz konusu olanlar vogonlar: tabelayı kayanın arkasına, yirmi metre derinliğe gömmemiş olmaları bile şaşırtıcı!

devamını göster

03 Mart 2009

amy casey ve uçan kulübeler

başlık bir harry potter kitabının ismi gibi oldu ama heyecanlı bir durum yok; amy casey ohio'da yaşayan bir ressam sadece. o kadar diyorum ohio'dan adam çıkmaz diye tamamen kıçımdan uydurup, ama dan dun çıkıyorlar karşıma işte. hem ayrıca aslen çorum'lu bir ressam arkadaşım da var! ha yani, yedim bitirdim kendi kültürümü, ta başka kıtaların kültürülerine hariçten gazel uydurma şeyler yakıştırıyorum! çok ayıp benim bu yaptığım sanki... 

 [bir gün gelecek ben de, insan gibi, bir sanatçı ve sanat eseri yazısı yazacağım, hissediyorum bunu! bu sefer de başlayamadım ağır oturaklı, dişe dokunur bir şeyler anlatan bir yazıya...] 

 ha onu diyorum, sitesini gezerken kapıldığım bir izlenime göre, amy 2006 yılı içinde hafiften bu yazıda örneklerini gördüğün, "bağlantılı evler" konseptine yaklaşmış, 2007 yılından itibaren de tarzını bu yönde oluşturmuş. 

 peki ben neden sevdim bu şahane resimleri? bilmiyorum, bir önceki cümleyi yazmadan önce hiç düşünmedim bunu ve şu anda bu cümleyi yazarken bir yandan da düşünüyorum neden gün içinde orada burada (internet tabii ki, yoksa sergi müze dolaşıyor değilim) onlarca şey gördüğüm halde, tuttum tek bir resimden yola çıkıp, o resmin ressamını buldum, o ressamın diğer resimlerine baktım, o resimlerin bir çoğunu bilgisayarıma kopyaladım diye... sonuç: bilmiyorum, sevdim işte. hiç bir canlı izine rastlanmayan bu resimlerde sanki şakacı bir tanrı eğleniyor gibi? 

 eğer hoşuna gittiyse, diğer resimlerine de bakmak isteyebilirsin, o halde: 
sanatçını sitesi: amycaseypainting.com 
sanatçoının blogu: amycaseypaint.livejournal.com 

devamını göster