25 Şubat 2009

fallout 3

(genel olarak bilgisayar oyunlarıyla veya özel olarak bu oyunla hiç ilgilenmiyorsan ikinci ve üçüncü bölümü; oyunu oynamamış ama oynamayı düşünüyorsan üçüncü bölümü okumamanı öneririm) 

1. 
mad max serisini izlediğimde küçüktüm ve çok etkilenmiştim; öyle bir dünyada yaşamakla ilgili hayaller kurmuştum. gerçi çocuksun, başka bir zaman maymunlar gezegeni filmini izliyorsun bu sefer öyle bir dünyada yaşamakla ilgili hayaller kuruyorsun. oysa o şartlarda belki bir gün bile dayanamayacaksın, telef olup gideceksin! garip şeyler izleyip hayaller kurmak çok hoş ama gerçekte asla tercih etmezsin hani! güneşli günlerde geçen eğlenceli ve sorunsuz şeyler anlatan filmlerden sonra benzer yoğunlukta hayaller kurmuyor olmanın nedeni ne acaba? bende mi bir sakatlık var? öyle değildir ama; yoksa o tür hikayeler bir sürü insanın ilgisini çekmezdi. 

 "bulutlu, sarı ve kasvetli sonbahar favori mevsimim ama her zaman sonbahar olsun istemem" demek gibi mi acaba? bir nükleer (ya da başka bir boktan) felaket sonucu dünyanın karamsar, tehlikeli ve ıssız bir yer haline gelmesini tek bir hücrem bile arzulamıyor ama öyle bir dünyayı anlatan hikayeler çok ilgimi çekiyor. bir film ya da kitap ile öyle bir dünyada gezintiye çıkabilirsin, hayal gücünle doğru orantılı olarak bundan benzersiz bir haz alacaksındır. mad max, 28 days later, i'm legend şu bu filmler gerçekliğin çok farklı ama çok daha karamsarlık uyandıran, kötü bir versiyonunu sunarlar ya, bak örneğin pek sağlam bir film olduğunu düşünmesem de i'm legend'daki "koskoca bir şehirde tek başına olmak" fikri çok heyecan verici gelir bana. gerçekten isterdim bir süre, hatta evet, filmdeki gibi geceleri canavarlar bile sarsın ortalığı, çok isterdim! ama... evet kocaman bir "ama" var, sadece bir süre için; belki üç dört gün... 

işte bu noktada bilgisayar oyunları, çok sınırlı (ve elbette sanal) bir tecrübe olanağı sunuyorlar. örneğin, benim gibi silahlardan ve militarizmden hiç hazzetmeyen birinin bastırılmış duygularını birazcık da olsa dengeleyebilmesi mümkün oluyor böylece. ama nedir, tüm bilgisayar oyunlarının yaşatacağı(!) deneyim, bir yere (bir megabayta) kadardır; önünde sonunda bir duvar ya da bir görünmez engel ( "daha ileri gitmeye yetkin yok" ya da "görev alanına dön" vs) karşına çıkar. eh, zaten gerçek hayatta da her istediğini yapman mümkün değil. onu geçtim, "tamamen kendi seçimlerimle yaşıyorum" demen bile abesle iştigal! 

 bilgisayar oyunlarında ilginç bir durum daha vardır; oyunda yapıp ettiklerini, gerçekten yapmış gibi anlatırsın. en basit araba yarışında bile vardır bu durum; "tam önümde kaza oldu" falan dersin. evet bu ilginç ama "oyunda kumanda ettiğim aracın tam önünde kaza oldu" diye anlatmak daha ilginç aslında! oyun oynarken özdeşim kurmamak olanaksız; yine de komik geliyor bana. internet kafede counter strike'a dalmış bebenin, cep telefonu görüşmesi esnasında babasının sorduğu "nerdesin ulan sen?" sorusuna, "cephaneliğin ordayım baba" diye cevap vermesi, "oyuna kendini kaptırma" olayının zirve anlarından biridir! (sanırım ekşi sözlükte okumuştum bu durumu) 

pislik yapıp, yazının ikinci bölümü boyunca "gidiyorsun, geliyorsun, alıyorsun" gibi, sanki sen oyuna kendini kaptırmışsın /kaptıracakmışsın gibi ifadeler kullanacağımı şimdiden belirteyim... 

2. 

fallout 3, bir nükleer patlama sonrası radyasyona boğulan topraklarda (wasteland) bulunan insanların, yamulmuş insanların, hayvanların ve yamulmuş hayvanların hayatta kalma çabalarını merkeze almış bir bilgisayar oyunu. bitkilerin ve su kaynaklarının, aslında tüm doğanın tahrip olduğunu söylemeye gerek yok. 

güvenli bir yaşam adına kendilerini sığınaklara kapatmış insanlar var ve sen (hehe) böyle bir sığınakta doğuyorsun. doğuyorsun diyorum ama hikaye olsun diye değil çünkü gerçekten de oyun doğum esnasında başlıyor ve cinsiyetini, yetişkin olduğun zamanlardaki bedensel özelliklerini bu aşamada belirliyorsun. daha emeklerken, çocuk kitabı formunda karşına çıkan karakteri belirleme kısmında, dayanıklılık, algılama yeteneği, kuvvet, karizma, zeka, çeviklik ve şans özelliklerini derecelendirip tüm oyunun gidişatını belirliyorsun. örneğin onlarca silah, bir sürü malzeme taşımak ve bunların ticaretini yapmak daha çekici gelebilirken, konuştuğun kişileri kolaylıkla ikna etmek hiç gerekli gelmeyebilir sana ve buna uygun bir karakter oluşturursun. o yüzden bu kısımda biraz kendi oyun keyfine yardımcı olabilecek seçimler yapman çok önemli. karakter yapına ek olarak normal ve özel yetenekleri de oyun içinde oluşturabiliyorsun. yirmi kere toplu geliştirme yapma şansın var. ayrıca topladığın bazı şeyler de yeteneklerini geliştirmende yardımcı oluyor. 

   

belirlediğin ve yönettiğin karakter tüm oyun boyunca yüzlerce kişiyle defalarca konuşuyor ama ondan tek bir ses duyamıyorsun. bu durumu eleştirenler vardır ancak çok isabetli bir özellik bu. oyunun yapımcılarının oyuncuda gerçekleşmesini özellikle istedikleri "özdeşim kurma" ve "seçim yapma" duygusunun daha canlı hissedilmesini sağlıyor çünkü. fallout 3 tam anlamıyla bir bilim-kurgu değil bununla beraber günümüzün gerçekliğiyle de örtüşmüyor: olası bir nükleer felaketin sonuçlarının mevcut şartları oluşturduğu bir dünyayı mekan olarak belirliyor ve oyuncunun "bu şartlarda yaşasaydım nasıl olurdu?" merakını merkeze alıyorlar. eğer seslendirme yapmış olsalardı, şüphesiz ana karaktere çok önemli bir "özellik" (ses tonu, ses rengi vs) eklemiş olacaklardı ve böylece oyuncunun "özdeşim kurma" sanrısı epeyce baltalanacaktı... 

 [half life 2'nin sessiz kahramanı gordon freeman oyun boyunca hiç konuşmaz hatta bir yerde alyx bu konuda laf sokar. half life 2, her ne kadar zaman zaman geniş mekanlara sahip olsa da aslında tek bir çizgide ilerler ve hiç bir diyalog oyunun gidişatını etkilemez: diğer karakterler konuşur ve tek amaç oyuna dramatik bir hava katmak ve oyuncunun bazı olası sorularına cevap vermektir. 

 gta 4 (ve san andreas) karakterleri ise bu konuda ayrı bir uçtadır; onlar bol bol konuşurlar ve dikkat edersen felaket aksanlıdır konuşmaları. ama onların da diyalogları oyunun gidişatını etkilemez; tamamen dramatik yapıyı güçlendirmeye hizmet eder... 

 half life 2, bir bilim kurgudur ama gta tamamen gerçek yaşamın şartlarını kullanır. o yüzen kimse half life'dan "etkilenip" kendini sokağa atmaz! oysa gta'nın gerçek hayata yansımaları olmuştur ve bu yüzden de oyun oldukça ağır eleştiriler almıştır. işte gta'da ana karakterin seslendirilmesi, kendine has özellikler (aksan, ırk ya da köken) taşıması hatta neredeyse "tipsiz" ve "antipatik" gösterilmesi biraz olsun "özdeşim kurma" sanrısını zorlaştırma amacını güdüyor. oysa fallout 3 oyuna kendini tamamen kaptırmanı istiyor senden; kötü, iyi, korkak, cesur, ağırbaşlı, manyak, deli ne istiyorsan öyle bir karaktere bürünmene olanak sağlıyor. elbette bir senayoyu (ve onlarca yan senaryoyu) oynuyorsun ama yaptığın seçimlerle sanki bir filmin karakterini yönetmek yerine biraz da kendi senaryonu belirliyorsun.] 

   

karakterin ve daha oyunun başından itibaren yapacağın seçimlerin oyundaki yansımasını daha net göstermek için bir örnek verebilirim: oldukça geniş manzaralı yüksek bir bina düşün, insanlar tarafından ele geçirilmiş ve dış dünyanın tehlikelerine kapalı bir güvenliği var. bir yanda da tünellerde yaşayan, radyasyondan etkilendikleri için korkutucu bir görünüme bürünmüş insanlar var ve "bizim de hakkımız öyle rahat şartlarda yaşamak" diyorlar ancak korkunç görünümleri (ve sesleri kim bilir belki de kokuları) yüzünden binaya kabul edilmiyorlar. işte yapabileceklerin:

-ne haliniz varsa görün umrumda değilsiniz deyip kendi işine gücüne bakabilirsin. -hepsini öldürüp sahip oldukları her şeye el koyabilirsin. -bina sakinlerine yardım edip tünellerde yaşayan insanları ortadan kaldırabilirsin. -tünellerdekilere yardım edip binayı ele geçirmelerini sağlayabilirsin. -binadakiler ile tüneldekiler arasındaki sorunları halledip bir arada yaşamalarını sağlayabilirsin. (ben öyle yaptım) 

aklına yapılabilecek başka bir şey geliyor mu bilmiyorum; benim gelmiyor. her ne yaparsan yap, oyun devam ediyor ve çoğunlukla kararlarına göre şekil alıyor. bu noktada "karma"dan bahsetmek gerekiyor. karma, senin iyi, normal ya da kötü olma dereceni gösteriyor. bazı görevleri "yeteri kadar kötü olmadığın" için alamıyorsun; bazen de "çok iyi" olduğun için işler kolaylaşıyor. genellikle "normal" bir seviyeyi tavsiye ediyorlar, ki bana da mantıklı geliyor bu...

 

her neyse, bir şekilde sığınaktan ayrılman gerekiyor ve wasteland'e adım atıyorsun. dışarı çıkar çıkmaz ne halt yiyeceğin tamamen sana kalmış. ana görevi takip edip başka hiç bir şeyle ilgilenmezsen, kısa sürede bitiyor oyun. tamamen oyundan (renklerden, seslerden, ışıktan, karakterlerden, binalardan, şeylerden, konudan, dolaşmaktan, araştırmaktan, toplamaktan, biriktirmekten vs vs vs) ne kadar keyif aldığına bağlı olarak hayatından yaklaşık yüz saati bu oyuna verebiliyorsun. 

oyunun müzikleri çok güzel. radyoyu açmazsan, mevcut durumuna uygun sinamatografik bir müzik sana eşlik ediyor. radyodan ise çok eski ama çok güzel şarkılar dinleyebiliyorsun. i don't want to set the world on fire ve maybe yeter! 

fallout 3, her oyuncusuna, kendine has bir keyif veriyor sanırım. kısa bir araştırmayla bir kamyon bilgiye ulaşabilirsin oyun hakkında. keşfetmek ve araştırmak bu oyunun en önemli özelliklerinden biri. o yüzden, bokunu çıkaramamaya çalışarak bazı küçük şeylerden dikkatlice bahsedeceğim: 

 şeyler: bina içlerinde, toprakta, şurada burada gördüğün en anlamsız şey bile bir işe yarayabiliyor. her şeyin bir alıcısı var ve bazen hiç önemli görmeyebileceğin şeyler bile (yıpranmamış kitaplar örneğin) ya oldukça yüksek fiyatla satılabiliyor ya da el yapımı silah parçası olarak kullanılabiliyor. 

 perk: özel yetenek gibi bir şey. toplamda yirmi kere seçme şansın var ve birkaç kere de bazı görevlerin neticesinde elde edebiliyorsun. özellikleri dikkatlice okunmalı. bazı hayvanların sana saldırmasını engelleyen bir perk var örneğin; ya da zor bir anında düşmanını etkisiz hale getiren dedektif kılıklı "gizemli yabancı" desteği veren bir perk... 

yoldaş: bir köpeği (dogmeat ismi) sahiplenebiliyorsun. onun haricinde sana eşlik edecek bir kişi daha bulabiliyorsun. ancak fazladan ikinci kişiyi alamıyorsun sanırım. 

notlar, ses kayıtları: okumakta ve dinlemekte fayda var... hiç bir anlamı olmasa koymazlardı zaten...

   

3.
 (eğer oyunu henüz oynamadıysan ve oynamayı planlıyorsan bundan sonrasını, oyundan alacağın keyfi baltalamamak adına okumaman konusunda bir kez daha uyarıda bulunayım) 

 gta 4 çıktı ve ben "tamam aylarca başka bir şeye ihtiyacım yok" diye düşündüm. gta her zaman için benim favori oyunum olmuştur; hiç bir görev yapmadan saatlerce devam edebilirim eğlenmeye. şu anda hiç hatırlamıyorum fallout 3 nereden çıktı? daha önce ismini duymuştum ama serinin önceki oyunlarıyla hiç ilgilenmemiştim ki işin aslı, rpg (role playing game) denilen tür ile ilgilenmemiştim; yani bilgisayar oyunları sözkonusu olduğunda. yoksa fi tarihinde bir evde toplanmış ve "olm deli bir şey; denemeliyiz mutlaka" gazıyla harekete geçmiştik. ama dm (dungeon master) kişisi (topun [zarların] sahibi) pek tanıdığımız biri değildi ayrıca sanırım onun da bu işlerde pek tecrübesi yoktu. hepsinden önemlisi biz (üç dört arkadaş) gereğinden fazla suluyduk. bir şekilde uyuşamadık ve ikinci ev toplantısına gitmedik; eskisi gibi barlarda içki muhabbetine takılmayı ve konu üzerine tonlarca geyik yapmayı tercih ettik... hayat şöyle olsa, böyle olsa geyiklerinde uzmanlaşmış bir grup için kesinlikle bir kayıp ama hiç de pişman değilim!

fallout 3'de beni ilk çarpan vault'dan çıkar çıkmaz gördüğün uçsuz bucaksız manzara ve ortamın renkleri, havası oldu. bununla beraber canımı sıkan ilk şey de (daha sonra çok seveceğim) uzun diyaloglar! oyunu yaklaşık otuz saatlik bir sürede bitirdim ve derhal baştan başladım. ikinci seferin ilk otuz saati, ilk otuz saatten neredeyse tamamen farklıydı! bir de tamamen "kötü" bir karakterle oynamayı düşünüyorum, megaton'u patlatıp, tenpenny tower'dan izleyeceğim dev mantarı. 

genellikle serinin ilk oyunlarını oynayanlar bu son fallout'un fsp (first person shooter) özelliği başta olmak üzere bir çok şeyden pek memnun kalmamışlar belli ki. bu konuda net bir fikir yürütemem çünkü dediğim gibi eski bölümleri (ya da versiyonları?) oynamadım. fallout 1 ve 2'yi oynamak da pek çekici gelmiyor bana çünkü bu sefer ben de bir kıyaslama yapmak zorunda kalacağım ve alıştığım, sevdiğim şeyleri arayacağım. zamanında kaçırmışım işte, üzgünüm... 

her neyse, beni en fazla etkileyen veya gevezelik yapmak istediğim şeylerden bahsedeyim ben...

   

bu uzay aracını gerçekten de gezinirken gördüm ve çok şaşırdım. (işte bu tür süprizlerin tadını kaçırmamak için bir süre oyunu fazla araştırmadan oynamak gerekiyor...) daha sonra, ölü uzaylının silahını alabileceğimi duydum bir yerden ve tekrar bu enkazı aramak zorunda kaldım. "alien blaster" isimli bu lazer silahının yanında epeyce "alien power cell" bulunuyor. oldukça güçlü bir silah ve bir de "firelance" diye bir modeli var. belki bir ara denk gelir bana da?

   
 
agatha teyze, en hoşuma giden karakterlerden biri oldu. onu da tesadüfen buldum, istediği stradivarius kemanı bulup getirdikten sonra onun radyo kanalını dinleyebilmek pek güzel.

 

 vault 106'da sinir bozucu hayaletler... aslında hayalet değil de sanrılar ya da flashback'ler demek gerek. garip bilgisayar mesajları, sessiz tanıdık yüzler... neler olup bittiğini tam kavramış değilim doğrusu...

   

çok uzun zaman sonra ne işe yaradıklarını öğrendiğim salak oyuncaklar... bubble-head denilen bu naneleri tek tek bulmak için google araştırmaları yapmak zorunda kaldım.

 

en sevdiğim karakter dogmeat oldu. "finding the garden of eden" görevi bittiğinde dogmeat ve resimdeki esmer hatun (star paladin cross) ortadan kayboldular. özellikle dogmeat için görevi baştan aldım, bu sefer onu megaton'da bırakarak... fakat yine ortada yoktu. meğer bu türden durumlarda vault 101 girişine gidip orada bekliyorumuş... akıllı it... dogmeat ile ilgili bu fotoğraf da ilginç... 

 oyunla ilgili daha çok gevezelik yapabilirim ama bu kadarı yeter sanırım. kesinlikle üzerine laf edilmesi gereken bir dolu şeyi (bir adamın üzerinde yaklaşık otuz bin kola şişesi kapağı taşıması gibi) atlamışımdır ya fark etmediğimden - bilmediğimden ya da unuttuğumdan... 

güncelleme (140509) : 


 
 
 
ayrıca bak: 


 bağlantılar:

fallout 3 (oyunun yasal sitesi) 
fallout 3 eksisozluk fallout wiki (ne nedir nerede bulunur ne işe yarar vs vs) 
fallout 3 nexus (tonla eklenti var. araziyi ve gökyüzünü zenginleştirmeden, kaplamaları detaylandırmaya...) 
no mutants allowed (genel olarak fallout serisi) 
gamefaqs.com (olası sorunlara cevap bulmak için...) 
nuka-cola.com (mini konsept site) 
rad-away.com (mini konsept site) 
enclaveradio.com (mini konsept site) 

aralara serpiştirilmiş duvar kağıtları: nuka-cola.net

devamını göster

21 Şubat 2009

koca dünya

konstantin bronzit'in bir kısa animasyonu aşağıdaki. torrent aracılığıyla bir animasyon paketi indirdim, yüz adet animasyondan oluşuyor. bazılarını çok sıkıcı buldum özellikle çok eski olanları. konstantin amcanın animasyonu çok eğlenceli. zaten çok sınırlı bir mekan ya da durum üzerine yapılan "geyikleri" çok eğlenceli buluyorum. yıllar önce ankara'da, gezici festival kapsamındaydı sanırım, bir animasyon izlemiştim. hani şu bir kayıkçının, kendisi hariç iki şeyi yanına almak şartıyla, keçiyi, kurtu ve lahanayı (ya da ot öyle bir şey) karşı kıyıya nasıl geçireceğine dair bir bilmece vardır ya; işte onunla ilgiliydi. bilmecenin cevabıyla ilgileniyor muydu hatırlamıyorum ama bu durum üzerine o kadar absürt çeşitlemeler vardı ki animasyonda! "ne gibi örneğin?" diye sorma hiç hatırlamıyorum sadece çok eğlenceli olduğunu hatırlıyorum... mekansal kısıtlamada boku çıkarma konusunda ise tango'dan daha abartılısını bilmiyorum!




konstantin bronzit (au bout du monde - at the ends of the earth)

devamını göster

19 Şubat 2009

fallout 3 : görüntüler

oyun çıkalı çok oluyor, aslında bir dolu kaynak var oyunla ilgili. ben yine de fallout 3 ile ilgili uzun bir yazı hazırlıyorum ama. oyuncunun seçimleri ve oynarken oluşturduğu karakter düşünülürse, fallout 3 hakkında herkesin anlatacağı çok şey vardır gibi geliyor bana...

 ama önce ekran görüntülerini elden çıkarıyorum; oyunla ilgilenmeyenler için pek bir şey ifade etmeyeceğini bile bile hem de... bir kapı ve bir dolabın göründüğü boş bir oda ya da koltukta öylece oturan zırhlı bir adam sadece benim gibi oyuna saatlerini vermiş birine anlamlı gelecektir... 

aslında oyunun atmosferi oldukça kasvetli; pas ve karanlık hakim her şeye. aldığım görüntülerin renk ve ışıklarıyla oynadım bu yüzden; zaten oyunda gördüğün gibi olduktan sonra ne anlamı var ki böyle ip gibi on - on beş resimi dizmenin? 

ömrümden yaklaşık yüz saat alan (ve devam etmekte) bu oyunda, işte bu görüntüleri alabilmek için de ayrıca zaman harcadım. savaş fotoğrafçılığından, portre çalışmalarına kadar bir dolu sanal deneyim yaşadım(!) o iğrenç ve vahşi yaratıkların saldırgan hallerinin görüntülerini almak hiç de kolay değil yani! görüntülerdeki kırmızı lekelerin kan olduğunu söylemeye gereke yok elbette... 

evet sanki başka bir diyarda (wasteland) başka hayatlara tanıklık etmişim gibi anlatıyorum. eşek kadar adam olsan da bazı oyunlar insanı böyle etkiliyor işte! neyse bu konudaki gevezeliğimi de çok kapsamlı ve muhtemelen muhteşem "fallout 3" yazıma saklamaya karar verdim. 

not: baştaki resim yanıltmasın; oyun bir köpeğin başından geçenler üzerine değil... ben oyunda en çok onu sevdiğim için öyle kullandım... 

her neyse, işte oyundan sanatsal ve heyecanlı anlar:

 

devamını göster

16 Şubat 2009

beş canavar

hikmet tuhaf bir karga. en başta kara değil! kanatları ve tüyleri olmadığı gibi asla uçamıyor da. dokuz kardeşin en küçüğü. annesi onu doğururken ölmüş, babası ise doğumdan kısa süre sonra gereksiz ve artık anlamsız bir kıskançlık kriziyle "onun babası ben değilim! onun gerçek babasını bulup canını çıkaracağım!" demiş ve kuzeye uçmuş. oysa kuzeyde bir bok yok. aslında diğer yönlerde de aradığı şey yok çünkü hikmet bir aşk kaçamağının ürünü değil. kargalar üzerine araştırma yapan bir bilim adamı gizlice ve sinsice on küçük yumurta bulunan yuvaya sızmış, yumurtaları ve yuvayı incelerken elindeki merceği, embriyo hikmet'in bulunduğu yumurtanın üzerinde biraz uzun süre tutmuş. tam da o sırada, güneş yüzeyinde seksen trilyon yılda bir kere meydana gelen patlamanın ürünü radyoaktif bir ışın hikmet'in yumurtasına çarpmış. normalde bir şey olmazdı ama arada mercek olduğu için ışın çok daha etkili olmuş belli ki.
annesiz babasız büyüyen hatta gerektiğinden çok daha yüksek oranlarda büyüyen hikmet'i kardeşleri dışlamamışlar ama. kargalar çok bilge kuşlardır. ama asıl neden hikmet'in çok komik bir karga olması. doğuştan getirdikleri sadece fiziksel şeyler değil; o çok komik şeyler anlatıyor... resmen tek kişilik komedi gösterisi düzenliyor her gün. eh kargalar kuş beyinli ama salak değiller; ne güzel her akşam saatlerce gülüyorlar...
hikmet, uçmak, küçük ve renksiz olmak gibi şeylerin ne kadar sıkıcı olduğuna dair espriler yapmayı seviyor.

*****

küçük ama saldırgan tabiatlı bir ülkenin kralı olan yüce recai'nin en büyük hayali bir başka ülkeye saldırmak ve böylece sahip olduğu toprakları genişletmek. tüm dünyanın en son noktasında bulunan bu ülkeyi tüm dünyaya bağlayan şey ise tahta bir köprü. ne deniz var ne toprak; sadece o tahta köprü.
recai'nin dış dünyaya açılmasının ve dış dünyayı ele geçirmesinin önündeki tek engel bu köprü değil ama. engel, köprünün daha hemen başında nöbet tutan melahat teyze! yaklaşık dört bin yıldır orada öylece durduğu söyleniyor. ama recai bunlara inanmıyor. "ben kırk yedi yaşındayım ve kendimi bildim bileli melahat teyze orada. eski kaynaklarda da hep bahsediliyor ondan. ama dört bin çok büyük bir rakam, en fazla yüz elli yaşındadır o bence" diyor.
melahat teyze oldukça huysuz biri. diyalog kurmak neredeyse olanaksız. ayrıca sağır duymaz uydurur tavırları oldukça sinir bozucu!
recai karallığının resmi tarih kayıtlarına geçen, "yüce recai ile melahat teyze konuşması"nın küçük bir bölümü konuyu biraz olsun aydınlatacaktır:

"merhaba melahat teyze"
"ne?"
"merhaba melahat teyzeee!"
"merhaba evladım... hayırdır bayramlıklarınızı giymiş düşmüşsünüz yola? düğün falan mı var?"
"yok... biz öyle gezmeye çıktık... sekiz yıl kadar dolaşıp hemen geri döneceğiz!"
"sen kimin oğlusun? bilemedim ben seni?"
"ben yüce recai! yüce arthur'un oğlu!"
"sebahat'ın küçük oğlu değil misin sen?"
"eh.. öyle de söylenebilir tabii..."
"ne?"
"evet evet!"
"e ne yapacaksınız akşam akşam?"
"ne akşamı yahu, sabahın köründe çıktık biz yola... burası karanlık sana öyle geliyor..."
"buraya mı geliyor?"
"nasıl?"
"kim geliyor?"
"kimse gelmiyor ya! üçüncü sınıf televizyon dizisi falan bulsana sen kendine!"
"ne?"
"yok bi'şey! biz geçsek?"
"yok evladım yeni süpürdüm etrafı, öyle ordu gibi geçmeye kalkarsanız berbat olur her yan..."
"orduyuz biz be!"
"olsun... sen bilmezsin... hadi dönün evinize..."
"ne olsunu yahu! melahat teyze lütfen ya! senin yüzünden ağız tadıyla savaş öncesi cesaret konuşması bile yapamadan ölüp gidece'm ya!"
"yok yok... maşallah aslan gibi adamsın..."

görüldüğü gibi aslında bir şey yaptığı da yok can sıkmaktan başka. ama kimse onun önünden geçmeye cesaret edemiyor... recai krallığının dünya tarihine kanlı sayfalar ekleyememesinin tek nedenidir melahat teyze....

******

kutup canavarı yavuz'un tek besin kaynağı kutup tavşanıdır ancak kutup tavşanları akıllı olduklarından ormanlarda yaşarlar.* işte bu yüzden kutup canavarlarının soyu tükenmişti; yavuz hariç! yavuz başarılı bir girişimci olan bruce banner'ın yardımıyla hayatta kalmayı başarmıştı.
ormanın bittiği yerde (aynı zamanda buzulların başladığı yer) bruce ile ayda bir kere buluşan yavuz, doksan bin buz küpüne karşılık bir adet canlı tavşan alıyordu. tavşanı kulaklarından bağlayan yavuz kilometrelerce zavallıyı sürüklerdi ve bunu yapmasının üç nedeni vardı:
1. tavşanın buzullara dolayısıyla soğuk havaya alışmasını istiyordu.
2. kutup tavşanlarının kutuplarda yaşamaması onu çok öfkelendiriyordu.
3. nerden bakılsa bir canavardı ve hem canavarca hem de eğlenceli bir şey yapmak için tek şansı buydu.
yavuz, tahmin edilen şeyi yapmıyordu; hayır o tavşan etinden nefret ederdi! onun beslenmesi için gereken şey tavşanın kürküydü; daha doğrusu kılları... bir güzel traş edip, dım dızlak bırakıyordu tavşanı. yaklaşık onbeş gün yetiyordu ona bu kıllar tüyler. elbette evi çok soğuktu ve zavallı tavşan ilk ayın sonlarına doğru zaturre olup ölüyordu.
"dangalak tavşanlar; şu güzelim yerde yaşamış olsalardı, şimdi dünya beni kutup canavarı olarak değil, kutup berberi olarak bilirdi..." demişti bir keresinde bruce'a.
"dünya seni bilmiyor ki?" diye cevap vermişti bruce...
"ben de onu bilmiyorum!" demişti yavuz.
"iyi bok yiyorsun" demişti, içinden, bruce...

*****

bruce, bir nükleer patlama araştırma merkezinde kedi olarak çalışıyordu. daha doğrusu ortalıkta dolanıyordu. nükleer deney yapılan bir gün, bir farenin peşine düşmüş olan bruce, deney alanında yüksek miktarda radyasyona maruz kaldı. büyük şanssızlık! üstelik fareyi de yakalayamamıştı.
olayın üzerinden birkaç gün geçmişti... evde sahibinin aynadan yansıttığı ışık hüzmesini yakalamaya çalışıyordu ama bir türlü yakalayamıyordu. bu başarısızlık onu oldukça öfkelendirmişti! daha önce de bir çok şeye öfkelendiği olmuştu, ama şimdi kendini çok garip hissediyordu. daha tam ne olduğunu bile anlayamadan, tüyleri yeşil renge dönüştü ve devasa bir boyuta ulaştı. derhal kendini sokaklara attı, deli gibi koşuyordu ve koşarken aklına sürekli parlak fikirler geliyordu. gördüğü her şeyi, "lan var ya şu arsayı alacaksın, yok işte şöyle bir dükkan açacaksın!" gibisinden algılamaya başlamıştı. evet, o yeşil dev girişimci oluyordu öfkelenince!
zamanla durumuna alıştı ve şartları lehine çevirmeye karar verdi. olur olmaz şeylere öfkeleniyor bu arada aklına süper fikirler geliyor ve rahat yaşamasına yetecek kadar para kazanıyordu. ama ufak tefek işler yapmaktan sıkılmıştı, çok daha fazlasını istiyordu ve mümkünse sabit bir iş olsun, sistemli bir şekilde işler bir kere rayına otursun ve öyle manyak gibi her boka sinirlenmektense stressiz bir yaşantısı olsun istiyordu.
kutup canavarı yavuz'u arayıp bulmasına, küp-buz™ işine girmesine ve tüm istediklerini gerçekleştirmesine, çok fazla sarhoş olup bir dolu şey anlatan geveze bir tavşan neden olmuştu.

*****

garip (o kendine major denmesinden hoşlanırdı ama henüz tek bir kişi bile "macooor gel o'lum!" diye çağırmamıştı kendisini) evet, garip, klasik bir sokak köpeğiydi aslında. en ufak bir ilgi gösterisine karşılık kuyruğunu coşturur ve türlü şaklabanlıklar yapardı.
diğer köpekler gibi o da dünyayı siyah beyaz görüyordu ama tek bir farkla: o, diğer köpeklerin siyah gördüklerini beyaz görüyordu. (ve tersi...) yine de hayatın hep renkli yanlarını yakalamaya çalışan neşeli bir mizacı vardı.
mahallede onunla en çok leblebi bekir ilgileniyordu. bekir'e, leblebi denmesinin nedeni, bekir'in sandığı gibi, "leb demeden leblebiyi anlıyor" lafı değildi üstelik bu laf dedesi tarafından kendisine bile söylenmemişti, abisi için söylenmişti, her neyse, bekir'e kafası küçük ve hep traşlı diye leblebi bekir diyorlardı...
major (kıyak olsun) yıllar sonra yaşlanıp, her geçen arabaya havlayan huysuz ama yine de yalaka ve sevimli bir köpek olduğunda bile leblebi bekir'i unutmadı. kim bilir neredeydi bekir? arap, içini çekti (arap diyorlardı ona bu mahallede); eski günleri hatırladı. ilk defa hırladığı o günü gözünün önüne getirdi. ilk defa tekme yediği gündü o aynı zamanda. ama kısa bir süreliğine de olsa kendini çok güçlü hissetmişti, şahane bir histi!

*****

*evet, selçuk erdem...

tüm görseller: bobby chiu

Share/Save/Bookmark

devamını göster

15 Şubat 2009

elma yedi kırmızı

*"uzaylı" ile iletişim kurmak istemenin ardında yatan merak duygusunu tatmin etmek için galaksileri aşmak şimdilik çok zor görünüyor. yine de bir iki apartman öteye bakmakla hatta ilk karşılaştığın canlıya şöyle bir dikkatli bakmakla başlayabilirsin işe. "uzaylı" derken, senden farklı yaşam formu demek istiyorum. çok sıkıcı geliyor belki ama şöyle bir düşünürsen, karşında duran yaratık (her neyse artık) gerçekten tuhaf! illa ki ilk önce ayna'dan başlamalı bu inceleme. çevrendeki insanlar, hayvanlar ve bitkilerden sonra yavaş yavaş açılmaya başlayabilirsin. otobüs yolculuklarında, bazen araç şehirlerin içinden geçer; içinden şehirler arası otobüs geçen bir şehir hiç şüphesiz küçük bir şehirdir. otobüsün camından apartmanlara, dükkanlara, bisiklet süren, yürüyen tiplere baktığımda genellikle şaşırırım; kesinlikle ait olmadığım o yerde kesinlikle ait olduğum yerlere benzeyen bir dolu hayat yaşanıyor olması beni şaşırtır. kendimi o şehirde yaşıyormuş gibi düşünmeye çalışırım ama bir sonraki şarkı başlar başlamaz (kulaklık-walkman) başka şeyler gelir aklıma...

*megadeth'in "so far, so good... so what!" albümünde "set the world afire" isimli şarkının hemen girişinden hatırladığım, son dönem fallout 3 oyunu ile keşfettiğim "i don't want to set the world on fire" bu aralar en sık dinlediğim şarkı.

*eskiden tek bir şarkı indirmek yeterli oluyordu, şimdi bir şarkı keşfettiğinde o şarkının bulunduğu albümü hatta müzisyenin tüm diskografisini indiriyorsun.

* öyle yaptım; sanki tüm şarkıları güzelmiş gibi!

* tek şarkılık bombalar ne olacak: 4 non blondes ve grant lee buffalo geldi ilk aklıma...

* garip bir dönemmiş belki de o dönem, bilemiyorum ama bana şaşırtıcı geldi: hemen hemen tüm şarkıları aynı arpej(?) (mi deniyordu) ile başlıyor bu ink spots'un.. "the best of ink spots" albümlerinde 23 şarkı var ve on yedisi bariz aynı şekilde başlıyor ama her biri kesinlikle farklı şarkılar. üstelik "best of" bu! al sana maybe (bak bu da şahane bir şarkı), sonra bless you, my prayer, java jive, i'm beginning to see the light (aynı arpej ama piyano ile), when the sun goes down (bunda da "boum boum" diye vokal yapıyorlar aynı şeyi... ya da bana öyle geliyor)

* bu çok eski şarkıları çok gelişmiş bilgisayarlar aracılığıyla dinlemek de garip. "o brother, where are thou?" filmindeki gibi kayıt edildiklerini düşününce bir de... belki bu şarkıları söyleyenler kanun kaçaklarıydı? benim için fark etmez, hatta kanun kaçaklarında belki daha yoğundur o tür duygular?

* "the assassination of jesse james by the coward robert ford" isimli şahane filmi bu gün bir kez daha izledim. haydut yaşantısı (ve günümüzün suç dünyası yaşantısı) nereden baksan bir seçim; onlara sorsan kadere ya da şartlara bağlarlar. tüm olumsuz sonuçlarını (başkalarının hayatları üzerindeki olumsuz sonuçlarını) bir anlığına görmezden gelirsen, aslında gayet de zor bir iş yapıyor o tür adamlar; hiç kolay olmasa gerek sürekli pisliğe batmış bir yaşamı sürdürmeye çalışmak. hayır hayranlık duymuyorum ya da takdir etmiyorum, canları cehenneme. şaşırıyorum sadece boktan bir yaşamı seçmiş olmalarına...

*boktan bir yaşamı seçmek konusunda insanlar çok yetenekli hatta tek yapabildikleri bu bile diyebilirim. peki, tek yapabildiğimiz bu. insanlar olmasa gezegen çok güzel olacak ama insanlar olmasa "güzel" diye bir şey olmayacak...

* "oy kullanma hakkının bir şeyleri değiştirmesi mümkün olsaydı çoktan yasaklanmış olurdu" demiş keny arkana, "anarşik repçi", çok da isabetli olmuş bu laf...

karışık gibi görünen, üzerine tıklarsan büyük açılacak ve gerçekten de karışık görsel: pallalink.net

devamını göster

07 Şubat 2009

iskelet

sebastian, arap çöllerinde posta taşıma işinde çalışmak üzere arap posta idaresine iş başvurusunda bulundu. arap değildi ve arapçası da iyi sayılmazdı ama çöllere düşkündü. kendi ülkesinden sırf bu çöl aşkı yüzünden ayrılmıştı ve en güvenli ve huzurlu işi bulmuştu işte. o dönemde üç çeşit posta taşıma şekli vardı: kargo, acele posta ve normal posta. dolayısıyla bu üç hizmete yönelik üç hayvan: deve, at ve eşek... uzun çöl yolculuklarına düşkün olan sebastian hiç şüphesiz “normal posta departmanında çalışmak istiyorum” demişti iş başvurusunda. “peki sebastian nasl istersen” diyerek onaylamıştı bu isteği posta idaresi başkanı bayan esmeralda. arap ölçü ve ağırlık birimleriyle ilgili yaptığı bir araştırma nedeniyle ülkesinden ayrılmıştı ve kendisi gibi evini terk edip buralara gelmiş bu gence her türlü kolaylığı yapmak istemişti.

büyük heyecanla ilk seferine koyulan sebastian, şehirden çıkıp çöle daldığı anda içinde yoğun bir mutluluk ve huzur hissetti. tam hayal ettiği gibiydi işte; kum tepeleri, sıcağın etkisiyle topraktan yükselen dalgalar, sonsuza uzayan düzlükler… ay çekirdeği paketini çıkardı keyifle çevreyi izleyip, derin düşüncelere dalarak ilerlemeye başladı. bir film izlerken ya da bir arkadaşını dinlerken çekirdek yiyen her insanın başına gelen şey onun da başına geldi bir süre sonra: ağzıyla açtığı kabuktan ay çekirdeğinin içi fırladı ve tam da dizinin üzerine düştü. şanslıydı ve hemen aldı düşeni, ağzına attı. çekirdek yemenin keyifli yanlarından biri, içleri bir süre ağızda biriktirip sonra hepsini çiğneyerek yemekti ona göre. bir diğer eğlenceli şey ise, düşen içi, özellikle karanlıksa, el yordamıyla bulmaya çalışmaktı. hayır karanlık falan değildi, aksine güneş neredeyse tam tepeye varmıştı.

tam ağzına götürürken çekirdek elinden kaydı, yere düştü. eşeği durdurdu, yavaşça indi ve eğildi. “çöl kumunda çekirdeğimi arıyorum! daha başka ne büyük bir mutluluk olabilir şu hayatta!” diye geçirdi içinden. işte oradaydı çekirdek, iki adım attı, eğildi, çekirdeği baş parmağı ile işaret parmağı arasında tuttu ve tam doğrulurken: “tık!” nefesi kesilmişti, kendini yere bıraktı. korkunç bir acıyla yerde yatıyordu ve kesinlikle kımıldayamıyordu. hiç şüphesi yoktu; bel fıtığıydı bu! şanssızlığına küfretti; daha ilk seferinde olacak şey değildi doğrusu!

ilk günün sonunda o klişe çöl karikatürlerinin yerde sürünen, “suuu..” diye inleyen adamlarına dönmüştü. bu durumda kalabileceği aklına gelmişti işe başvururken ama bu kadar erken gerçekleşeceğini düşünmüyordu. sadece su değildi ama istediği, çok da acıkmıştı. doğrulamadığı ve bacaklarını oynatırken acı çektiği için ilerleme işini kollarıyla yaptığından bitkinliği çok daha yüksek derecedeydi karikatürdeki tiplere kıyasla… aklı başında değildi, “açıııım, susssuuzmm, aççıııım” diye inleye inleye ilerlemeye çalışıyordu ancak hangi yöne gitmesi gerektiği hakkında hiç bir fikri yoktu!

artık dayanacak gücü kalmamıştı, bir şehire değil ölmek için uygun bir yere doğru süründüğünü fark etti belli belirsiz. gözüne kestirdiği irice bir kaya parçasına doğru sızlanarak ve iki kelimeye inmiş dağarcığını olabildiğince ortaya çıkararak ilerledi. tam da o sırada, gürültülü bir sürtünme ve hareket sesi duydu. kaya bir asansör kapısı gibi iki yana doğru açılıyordu. “aaççıım? ssuusssuuzz? aççım?” gibi bir şeyler söyleyerek şaşkınlığını ifade eden sebastian, hemen önündeki geçite doğru son gücüyle ilerlemeye çalıştı ancak edebi bir durum söz konusu değildi: son gücüydü ve eşiğin ağzına geldiğinde ölmek zorunda kaldı.

----------

ek 1 : ali baba ve bilişimci harami (24 numaralı harami) arasında geçen, giriş şifresi üzerine, iki ayrı zamanda yapılan konuşmanın kayıtları:

kayıt bir:

“hazırladın mı şifreyi?”
“evet efendim; açıl susam açıl”
“bu mudur!”
“güzel ama?”
“çok basit değil mi?”
“bilmeyen için çok zor efendim... araya sayısal değerler ve alfabe dışı simgeler eklesem daha güvenilir olurdu ancak takdir edersiniz ki oldukça farklı yapıda insanların bir araya gelmesiyle oluşmuş organizasyonumuzda, söyleniş zorluğu sıkıntılara yol açar…”
“söyleniş zorluğu tamam da, herkes düzgün şekilde mi söyleyecek sanki bunu bakalım?”
“hiç sorun değil efendim, herkese bu şifreyi söylettim ve kaydettim. şimdi kırk ayrı söylenişine de uyumlu”
“kırk bir…”
“sizi de ekleyeceğim elbette…”
“tamam aferin… iyi düşünmüşsün…”

kayıt iki:

"bak yine biri ölmüş tam kapı ağzında... en azından kapının nerede olduğu biliniyor demek ki! üstelik bu sefer kapıyı da açmayı başarmış!"
"efendim, kamera kayıtlarını kontrol ettim; adamın bizimle ilgisi yok, orada bulunması tamamen tesadüf... ayrıca şunu da belirtmeliyim ki, dümdüz çölde koca bir kaya dikkat çekiyor!"
"doğru söylüyorsun... derhal farklı yerlere sekiz on tane kaya serpiştirin..."
"serpiştirelim?"
"yerleştirin işte... bir şekilde halledin! peki kapıyı nasıl açmış?"
"onu da araştırdım..."
"..."
"..."
"ee?"
"anlatıyorum..."
"gözlerimi büyütüp şaşkınlık içinde seni dinlememi mi bekliyorsun? yahu belli ki ben ali baba'yım, liderim, elbette soğukkanlılıkla karşılarım her şeyi! kişisel tatmin beklentilerine başlatma da, hızlıca, duraksamadan anlat!"
"afedersiniz efendim... kamera kayıtlarına göre adam çok ilgisiz şeyler geveliyormuş, yani anlam olarak ilgisiz, bizim şifreyle... her neyse, sonuç olarak geçidin açılmasının nedeni, sarhoş harami! "
"26 numara ha?"
"evet efendim. onun telaffuzuna uyumlu şifre versiyonu kapıda ölen adamın sayıklamalarına da uygun düşmüş..."
"o kayıtları ben de izledim! yahu bir kere adam arapça bile konuşmuyor!"
"ee... internetten bir yama indirdim, google translate ile tam uyumlu olacak mı acaba güvenlik sistemimiz diye... deneme amaçlı! sonra kaldırmayı unutmuşum..."
"yuh! kaldırıyorum şifreyi!"
"e peki nasıl girece'z içeri?"
"bir taşın altına zil koy, ona basılsın!"
"ama içerde birinin kalması gerekecek o zaman geçidi açmak için?"
"tamam, kapıcı harami olsun birisi... sondan bir önceki haramiyi kapıcı harami yaptım şu an!"
"hadi içerde ona bir şey olursa? bayılırsa ya da ölürse? kalırız kapıda!"
"of tamam! sarhoş harami için ayrı bir şifre uydur o zaman... o translate midir nedir onu da kaldır hemen! turistik bir mekan mı işletiyoruz! ne zormuş yahu..."

----------

ek 2: ali baba ve kırk haramiler çetesinin çöküşünün başlangıç sinyalleriyle ilgili üç gizli kayıt:

kayıt bir:

"ben dahil mi kırk kişi ediyoruz?"
"hayır sen artı kırk..."
"ben çok düşündüm..."
"çok basit bir matematik işlemi... ne diye düşündün?"
"hayır... bu işleri bırakmayı düşündüm..."
"ne?"
"evet..."
"olamaz... biz ne yaparız sensiz?"
"sadece kırk haramiler olursunuz..."
"sadece kırk haramiler mi? bu hiç korkutucu değil... sadece iki kişiler, hallederiz der gibi?"
"hayır! kırk haramiler! bu kadar! ben ayrılacağım..."
"olamaz bir lidere ihtiyacımız var..."
"sen lider ol..."
"ben mi?"
"evet neden olmasın? mithat baba ve otuz dokuz haramiler... nasıl?"
"olur mu öyle şey! evli bile değilim ben! bu olanaksız! "
"neden? evlendiririz seni, iki yıla kalmaz baba olursun? eğer otuz dokuza taktıysan bir ilan verirsiniz başvuranlar arasından birini dahil edersiniz çeteye..."
"hayır... ben..."
"olur olur.... bir yolunu bulursun sen..."
"hayır!"
"ne diye bağırıyorsun yahu? giriş şifresini de değitirebilirsin hem canın istediğinde?"
"hayır diyorum!"
"duyuyorum! allah allah neden bu kadar yoğun ve aşırı bir tepki verdiğini anlayamıyorum doğrusu?"
"bu benim gerçek yüzüm değil... ve tabii gerçek ismim de mithat değil... bunu sana açıklamayı uzun zamandır düşünüyordum..."
"anlamıyorum?"
"ben aslında..."
"evet?"
"aslında ben..."
"sen?"
"işte benim gerçek yüzüm..."
"??"
"asıl adım da mitat..."
"şey ne fark..."
"mithat değil... mitat! ve sana yaklaşık beş yıla yakındır deliler gibi aşığım..."
"bak!"
"lütfen sözümü kesme... duygularımı sana açıyor olmak inan ki çok zor! bu çeteye girdiğimden beri senden hoşlanıyorum... hoşlanıyorum da ne demek; sana tapıyorum..."
"mithat saçmalama!"
"mitat!"
"her neyse! saçmalama!"
"sen gidersen ben de seninle giderim..."
"bana bak mith... mitat... ben böyle bir ilişki şekline hazır değilim ve hiç bir zaman da hazır olmayacağım!"
"bana bir şans ver..."
"bir şans mı? şimdi görürsün sen.... talu! taaaluuu!"
"ne yapıyorsun!"
"hah! gel buraya talu... bu adamı al yanımdan ve derhal toprağa göm! artık otuz dokuz kişisiniz..."

kayıt iki:

"ben dahil kırk kişi mi ediyoruz?"
"e..evet?"
"ben.. çok düşündüm ve..."
"ne diye düşündün ki? çok basit bir toplama işlemi..."
"hayır! ben çeteden ayrılacağım!"
"hayır!"
"bana bak! eşcinsellik yapmayacaksın değil mi?"
"ne?"
"aman ha! her neyse; yerime senin geçmeni istiyorum..."
"ben..."
"konu kapandı...
giriş şifresini de değiştirebilirsin hem canın istediğinde?"
"dur... benim gerçek yüzüm..."
"lan sayıyla mı verdiler sizi bana!"
"eh? yani öyle oluyor..."
"defol!"

kayıt üç:

"alo? bağdat şehir karakolu mu?"
"ayva.."
"ne?"
"ha.. pardon size demedim... bulmaca çözüyoruz da.. ha ha ha... evet nasıl yardımcı olabilirim?"
"bir ihbarda bulunmak istiyordum..."
"şu anda istemiyor musunuz?"
"istiyorum?"
"buyurun isteyin.."
"ee... büyük bir organize suç şebekesinin lideriyim ve bu işlerden çok sıkıldım..."
"amerikalı mısınız? bay bush?"
"bu kadar boktan bir espri yapmayı nasıl beceriyorsunuz?"
"ha ha ha... aslında güzel bir espriydi..."
"bana yardımcı olacak mısınız?"
"olacağım galiba..."
"ali baba ve kırk haramilerin nerede saklandıklarını..."
"otuz dokuz değil mi?"
"ee... evet... pardon ağız alışkanlığı işte... her neyse... nerede saklandıklarını biliyorum..."
"nazire mi yapıyorsunuz?"
"nasıl?"
"yani, siz bilmiyorsunuz, bir türlü bulamıyorsunuz ama ben yerlerini biliyorum mu diyorsunuz?"
"sizce öyle mi diyorum? böyle düşünmenize yol açacak bir vurguda bile bulunmadım doğrusu!"
"bana öyle geldi de? bilemiyorum..."
"ağız tadıyla bir ihbarda bulunamayacak mıyım?"
"buyurun bulunun!"
"yerlerini biliyorum!"
"ee?"
"merak etmiyor musunuz?"
"pek hevesli görünmek istemiyorum doğrusu..."
"dalga mı geçiyorsunuz benimle siz?"
"ha ha ha... aynı dövüş kulübündeki gibi oldu yahu... efendim gerçekten yeterli... ben talu... biliyorsunuz ki ben baş komiserim sivil hayatımda... nasıl testinizden geçtim di mi?"
"ta.. talu... e... evet... aferin..."

----------

ek 3 : ali baba ve kırk haramiler:
1.akıllı harami 2. kuşkucu harami 3. şirin harami 4. gözlüklü harami 5. sinsi harami 6. emekli general harami 7. harami de niro 8. haramiye 9.harami baba (ikinci adam) 10. uzun kollu harami 11. uykucu harami 12. on ikinci harami 13. şaşı harami 14. öfkeli harami 15. sessiz harami 16. ıssız harami 17. koca kafalı harami 18. çok fonksiyonlu harami 19. bilge harami 20. topal harami 21. büyücü harami 22. avukat harami 23. doktor harami 24. bilişimci harami 25. polis harami 26. sarhoş harami 27. görünmez hayali yok harami. 28. şarkıcı harami 29. sarışın harami 30. eski harami 31. pazarlamacı harami 32. dj harami 33. erotik harami 34. yaşlı harami 35. harami bebek 36. deli harami 37. imam harami 38. az pişmiş harami 39. sondan bir önceki harami. 40. son harami.

devamını göster

02 Şubat 2009

geriye dönüş yok

bilim ve teknik sayı 1 1967aşağıdaki alıntı, bilim ve teknik dergisinin geçen ay (ocak) yayınlanan 494. sayısından, "zamanda yolculuk" başlıklı yazıdan. sırf konuya uygun olsun diye beklemiş değilim; bu gün aldım dergiyi. hediye olarak verilen, ekim 1967 tarihli, bilim ve teknik dergisinin ilk sayısının tıpkı basımı da (arka kapaktaki etibank reklamı bile ihmal edilmemiş) sanki yazıya gönderme yapar gibi! tesadüf sanırım...
özellikle "geçmiş zamana yolculuk" konusunda, sadece yazar çizer takımının değil, bilim insanlarının da çalıştığı ama daha çok fizik kuramlarının tartışıldığı söyleniyor yazıda. işte, olanaklıdır diyenler ve olanaksızdır diyenler ve "çünkü"ler... ben tamamen yetersiz fizik bilgimle (tamamen: sıfır!) pek olanaklı görmüyorum "geçmişe yolculuk" yapabilmeyi... o yüzden zaten aşağıdaki bölüm hoşuma gitti.

zamanda yolculuk düşüncesi, beraberinde getirdiği bir dizi paradoksla da baş etmeyi gerektiriyor. çok bilinen bir örnekle başlamak gerekirse, büyük baba paradoksunu ele alabiliriz. bir zaman makinesine atlayıp geçmişe, atalarınızdan birini öldürmeye gittiğinizi varsayın. bu durum, sizin dünyaya gelmenize yol açacak olayları engellemek anlamına gelecektir. eğer büyükbabanız ölürse, anneniz ya da babanız doğamayacak, dolayısıyla geçmişe gidip onların babasını öldüren birisi de hiç dünyaya gelemeyecektir.
başka bir paradoks da şöyle: birisinin size şimdiye kadar duyduğunuz en iyi fıkrayı anlattığını düşünün. sizin de yine bir zaman makinesine binip bir hafta geriye, bir partiye gittiğinizi ve bu fıkrayı partidekilere anlattığınızı varsayın. bu şekilde fıkranın ağızdan ağıza yayıldığını ve tam da bir hafta sonra size ulaştığını düşünün. dilerseniz döngüyü baştan alabilirsiniz... ancak şu soruya yanıt vermek güç olacaktır: bu fıkra nereden geliyor?
bu paradoksların temelinde, nedensellik ilkesinin ihlal edilmesi yatıyor. sonucun, her zaman nedeni izlediğini dile getiren temel bir ilke bu... zaman makineleri, yalnızca kuramsal düzlemdeyken bile bu ilkeyi ihlal ettikleri için birçok fizikçinin adeta kabusudur...

12 maymun ve geleceğe dönüş filmleri aklıma geldi doğal olarak. ayrıca ilk paradoksta, zaman makinesine atlayıp geçmişe giden ve büyükbabasını öldüren adamla ilgili komik bir durum: eğer kendisi ortadan kaybolmuyorsa büyükannesi kaltağın biri demektir!

"geçmişe yolculuğun olanaksızlığının en büyük ispatı, gelecekten kimsenin gelmemiş olmasıdır" diye de düşünebilir insan? ama tanımlanamayan gök cisimleri (u.f.o.) ve bazı ülkelerin teknolojide "zıplama yapar gibi gelişmesi" konularında üretilen garip teoriler de var: "onlar gelecekten gelenlerin işleri"

kesinlikle çok isterdim geçmişe gitmeyi. herkes kadar belki de?

devamını göster