30 Aralık 2009

goldie : "çarşıdan aldık bir tane eve getirdi dokuz tane"

daha dünün bebesi goldie, küçük bir aşk kaçamağının sonucunda, yaklaşık bir ay kadar önce, dokuz yavru dünyaya getirdi. bu devride dokuz bebe, ortalama bir başbakanın bile rahatlıkla ifade edebileceği gibi, çok! kendisine sürü kuruyor sanki! 

yine de, zibidilikte her fırsatı değerlendiren goldie'nin yavrularına muhteşem bir annelik yapması beni şaşkınlığa düşürdü. tabii benim muhteşem dediğim şey, tam olarak kavrayamayacağım, gerçekleşmesi zorunlu bir doğal ilişki de olabilir? 

bebeler büyürken yüzlerce foto ve video çektim. ancak uyumuyorlarsa sürekli hareket halinde oluyorlar bu nedenle de net fotoğraf almak zor oldu benim için. ayrıca şu da var ki, kahrolası bir amatörüm! neyse, en net ve güzel bulduklarım aşağıda. 

bu dokuz yavru, belirli bir kıvama geldiklerinde (mama yemeye, su içmeye başladıklarında, yani kısa bir süre sonra) aramızdan ayrılacaklar elbette. kimisini sanayiye vereceğiz(!), kimisini askeri okula yollayacağız(!), bazıları da kendilerini kabul edecek insanların yanında yaşamaya başlayacak.

 

 öyle değil, dinliyordum denk geldi: tom waits - rain dogs

devamını göster

28 Aralık 2009

james cameron yakın arkadaşım olsaydı

- öncelikle şu milleti mavi değil yeşil yap derdim. "her taraf orman ağaç, yeşil olurlarsa arada kaybolurlar, yeşil olmaz kanka" derdi bana. yahu o zaman ağaçları mavi yap? bu mudur problem? "o da olmaz, her yaprağı tek tek boyayacaksın, uzun iş..." derdi bunun üzerine. ya bırak şimdi, tek tuşa basıyorsunuz istediğiniz renge çeviriyorsunuz, bilmiyor muyuz! "hepsinden öte, yeşil olurlarsa öyle , doğrudan, çevreci bir mesaj vermişiz gibi olur, hoş olmaz" da diyebilir. hadi canım sen de! milletin gözünün içine soka soka insanlar doğayı yok ediyor dedirtiyorsun ama kahramanlarına? bak james, yaratık dediğin yeşil olur, her şeyin bir şeyi var, kırma kalbimi yeşil yap şunları! "ayrıca araştırdık biz, hangi renk nasıl bir etki bırakıyor insanlar üzerinde, ince ince hesaplayıp öyle seçtik maviyi" işte bak bu ince hesaplarınız yok mu hollywood olarak, sinir ediyorsunuz adamı! herkes şirinlerle kıyaslayacak lan anlasana! "yok baba, mavi olsun, mavi iyidir..."
- her taraf sanal monitörlerle dolu, teknolojinin dibini görmüşsünüz o dikiz aynası nedir abi, olacak şey mi? hadi onu geçtim; koskoca robot (robot mu o? robotek?) bıçak çeker mi! sen adamın (robotun) kolunu aynı zamanda tüfek tabanca niye yapmıyorsun ki bir de tüfek falan taşıttırıyorsun? onu kullanan adam ile son derece uyumlu falan demek istiyorsan eğer, hadi öyle olsa bile, o bıçak çevirme hareketi nedir yahu! sonra kapatırdım telefonu suratına.
- birisi, insanların hırt, pislik ve tehlikeli bir yaşam formu olduğunu anlatsın, ben onu dinlerim james, derdim, biralarımızı yudumlarken. bu bok kafalar, orada bulunan bir maddenin kilosu milyonlarca dolar diye elin gezegeninin içine sıçacaklarsa, çok kötü, derslerini vermek gerek şerefsizlerin, tamam ama bak, samimi cevap isterim, insani yıkıma karşı koyabilmek için yine bir insani yardım mı gerekiyor demek istedin yoksa pislik pislikle nasıl savaşacağını bilir mi demek istedin? ayrıca, esas oğlanın, şu herkesin korktuğu devasa uçan yaratığı ele geçirip, herkesin kendi önünde eğilmesini ve böylece kabilelerin birleşmesini sağlaması da ilginç geldi bana. nerden baksan ilkel tanrı inançlarının ardında korku ve çaresizlik vardır ve bununla beraber din kuvvetli bir birleştiricidir? bu tarz çözümlemeler yaptıktan hemen sonra şu kritik soruyu sorardım kendisine: "beni hala cameron diaz'la tanıştırmadın baba?"
- zaten sırf cameron diaz ile beni tanıştırması için arkadaşlık ederdim james ile. sonra da bayramdan bayrama, işim düştüğünde falan arardım. true lies, hadi terminatör falan bir yere kadar...
- zaten onun titanic filmini izlememiş olmamdan dolayı bana bozuk olurdu...
görselin orijinali

devamını göster

18 Aralık 2009

kozmik kahve

1959 yılının 16 nisan günü, tarlasındaki mısırları izlemekte olan bay bill ding, kendisinden yaklaşık otuz metre ilerdeki yaşlı meşe ağacının dibine ışıklar saçan bir kürenin yavaşça konduğunu görür. sessizce yaklaşır, izlemeye başlar. küçük bir uzay aracından bir yaratık çıkar, yaşlı meşeye işemeye başlar. bill ding arkadan saldırır, yaratığı etkisiz hale getirir. üstüne başına parlak yeşil uzaylı sidiği bulaşmıştır ama bill ding bunu umursamaz.
uzaylı yaratığı ahıra taşır. ortadaki tahta sütuna sıkıca bağlar. akşam yemeği zamanı geldiğinden dolayı hemen bitişikteki evine gider ama karısına hiçbir şey anlatmaz, günlük şeylerden bahsederek yemek yerler. her zaman olduğu gibi yaşlı bill yemekten hemen sonra radyo dinler. yine her zaman olduğu gibi, radyonun önünden zırt pırt geçiyor diye karısına laf eder. bir süre sonra koltuğunda uyuklamaya başlar ve karısının sekizinci kez uyandırıp, "haydi yatağına geç" demesiyle homurdanarak uyumaya gider.
ertesi sabah erkenden kalkan bay bill, bir süre tavuklarla ilgilenir, üç beş parça odun kırar, kamyonetiyle kasaba bakkalına gidip ekmek ve gazete alıp eve döner. kahvaltıdan hemen sonra tekrar kamyonetine atlar, kasabaya gider, öğleden sonrasına kadar kahvede okey oynar. kahveden çıkmadan hemen önce, öğleden sonra saat iki gibi, askerlik arkadaşı oliver turner'a yaklaşır ve bir uzaylı kaçırdığını söyler. oliver, üç sene önce, kendisini uzaylıların kaçırdığını iddia etmiş, önce gazetelere haber, kısa süre sonra da kasabalıya alay konusu olmuş biridir. yaşlı bill'in kendisiyle alay ettiğini düşünür, "git kendini becer dingo!" diye çıkışır. bay bill, oliver ile iddialaşır: bir av tüfeğine bahise tutuşurlar. yanlarına şahit olarak kasabanın berberi rufus'u alarak bill'in çiftliğine yollanırlar.
yaşlı bill kamyoneti doğrudan ahırın önünde durdurur, hep birlikte araçtan inerler. ahıra girdiklerinde donup kalırlar. iki at ve üç inek aklın sınırlarını zorlayacak bir biçimde bir araya getirilmiş, birbirlerine karıştırılmıştır. çok daha korkuncu bu bulamaca bill ding'in karısı da karışmıştır. tüm bunların ötesinde asıl şaşırtıcı olan ise, karısı dahil, o ucube karışımın tüm parçalarının canlı olmasıdır; karısı ağlamakta, inekler ve atlar sağa sola bakınmaktadır....
bill ding 17 nisan 1956 tarihinde, abuk sabuk işler yapmaktan tutuklanır. kalan ömrünü hapishanede geçirir ve 48 aralık 1973 tarihinde (o sene aralık ayı 53 gün sürmüştür) ölür.
1983 yılında, stewart (stu) pidd isimli emekli ayı oynatıcı kendisini uzaylıların kaçırdığını iddia eder. hükümet "hadi lan, bu sefer ciddiye alalım şu işi!" der, böylece stewart yoğun bir sorguya alınır. 1987 yılının kasım ayında biten sorgu korkunç bir gerçeği ortaya çıkarır.
1959 yılında gençliğinin verdiği delilikle evden kaçan stewart, 16 nisan günü, öğleden sonra, bill ding'in ahırına gizlice girmiş, geceyi orada geçirmeye karar vermiştir. samanların arasında saklanırken bill ding'in garip bir yaratığı kucağında taşıyarak ahıra girdiğini, yaratığı ortadaki tahta sütuna bağladığını ve çekip gittiğini görür. kimsenin gelip gitmediğinden emin olduktan sonra stewart saklandığı yerden çıkar, yaratığa yaklaşır. yaratık kendine gelmiştir ve etrafa şaşkınca bakmaktadır. ne yapacağını bilemez ve korkmuş durumdaki stewart panikler, neredeyse şuursuzca yaratığı serbest bırakır. yaratık bu iyiliği karşılıksız bırakmak istemez ve kurtarıcısına bir hediye vermek ister. kendi kültürüne uygun şekilde üzeri parlak yıldız çizimleriyle dolu üç kutu çıkarır cebinden ve stewart'a birini seçmesini söyler. stewart tek kelime bile anlamamış olmasına rağmen, olayı kavramıştır; ortadaki kutuyu seçer. yaratık kutuyu stewart'a verir ve koşarak uzaklaşır.
kutudan kalem gibi bir cihaz çıkar; tek bir düğme vardır üzerinde. steward sabaha kadar uğraşsa da aletin ne işe yaradığını kavrayamaz. uzaylının verdiği alet, bir canlı birleştiricidir. stewart düğmesine basıp aleti çalıştırdığında, aletin ucundan çıkan, insan gözünün göremeyeceği bir ışın, temas ettiği her canlıyı, bir önce temas ettiği canlıyla birleştirmektedir. stewart büyük bir şanssızlıkla, minik saman çöplerininin arasında gezinen bir iki küçük böceği birleştirmiş ancak karanlıkta onları göremediği için aletin ne işe yaradığını anlayamamıştır.
sabahın erken saatlerinde yola çıkmaya hazırlanan stewart, kapıdan çıkarken aleti yere atmış, ancak farkında olmadan açık bırakmıştır. bundan sonrası tahmin edilebilir; süt sağmaya gelen bill'in karısı yerde aleti bulmuş, "ne ki bu?" derken inekle atı birleştirmiş, belli ki bir kaza sonucu tüm hayvanları birleştirdikten sonra aleti kendine doğru tutmuştur? nasıl olduğunun pek önemi yok aslında, önemli olan tek şey var: bill ding masumdu.

devamını göster

17 Aralık 2009

sıkıntının felsefesi

çevirisini murat erşen'in yaptığı, lars fr. h. svendsen'in "sıkıntının felsefesi" isimli kitabı, tüm olası (hem sıkıntı hem felsefe) çağrışımlarına rağmen gayet akıcı hatta eğlenceli bile! kitaptan dikkatimi çeken satırların bazılarını aşağıya alıntılayacağım ve elbette önceki ya da sonraki kısımları olmadığı için "kopuk" gibi durabilecekler ancak bu beni hiç rahatsız etmiyor çünkü kitap ya da sıkıntı üzerine bir şeyler yazmaktan öte, sıkıntı üzerine yazılmış bir kitabı okurken altını çizdiğim bölümlerden keyfi olarak seçtiğim bazılarını sırf sıkıntıya karşı verdiğim mücadele adına kullanmış olacağım. yani tüm bunları, hepsini, kendi sıkıntımın başını ezmek için yapıyorum. ("bu kitaptan neler öğrendik" ve evet "kovboy filminden sonra kovboycuk oynardık") yine de, eğer biraz olsun ilgini çekerse, mutlaka oku bu kitabı derim. yazar; filmler, şarkılar, düşünür ve sanatçılar üzerinden sanki sohbet edermiş gibi anlatmış sıkıntıyı. çarpışma ve amerikan sapığı filmleri üzerinde durmuş örneğin. [amerikan sapığı'nın hem romanını hem de filmini "sıkıcı" diye yarım bırakmıştım ve aynı nedenle çarpışma'yı da! bununla beraber, coen kardeşlerin özellikle "orada olmayan adam" isimli filminin de ele alınmasını isterdim doğrusu...]
yazar kitabı dört ana bölüme ayırmış: sıkıntı problemi, sıkıntının tarihi, sıkıntının fenomenolojisi ve sıkıntı ahlakı. sıkıntının kendisinde ise, martin doehlemann'in ayrımını tercih ediyor: "1. durumsal sıkıntı, birini beklerken, bir dersteyken ya da trendeyken olduğu gibi; 2. doygunluk sıkıntısı, fazlasıyla aynı şeye sahip olduğumuzda ve her şey banallaştığında olduğu gibi; 3. varoluşsal sıkıntı, ruhun içeriği yoktur ve dünya boşa döner; 4. yaratıcı sıkıntı, içeriğinden çok neticesi itibariyle ayırt edilebilir, kendimizi yeni bir şey yapma zorunluluğunda gördüğümüzde olduğu gibi." ayrıca, "bu ayrımlar gerçekte daha belirsizdir, ama bu, yine de tutarlı bir sınıflandırmadır." diye ekliyor. (51)

sıkıntı fenomenini bir tür arızi olarak görme eğilimi vardır, ama bu, en azından insan doğasına dair şüphe götürür anlayışlar üzerine dayanır. aynı şekilde, sıkıntının insan doğasına ait olduğu öne sürülebilir ki bu da “insan doğası” diye bir şey olduğunu varsayar, bense bu varsayımı problematik buluyorum. önceden belirlenmiş bir insan doğası olduğunu konutlamak, tartışmaya dair en küçük kararsızlığı hükümsüz kılacaktır. (18)

muhtemelen hayatlarında hiç sıkılmamış olan okuyucular için, sadece, fenomenolojik bir görüş açısından, sıkıntının, benliğin kimliğini karanlıkta kaybettiği, görünüşte sonsuz bir hiçliğe hapsolduğu uykusuzluğa benzer bir hal olduğunu belirtebilirim (19)

kesin olarak sıkıldıklarını ileri sürenler genelde bana bunun nedenini söylemekte güçlük çeken kişilerdi; belirtilebilecek özel hiçbir şey yoktu, sadece isimsiz, biçimden yoksun, nesnesi olmayan bir sıkıntı. bu tür sıkıntı, freud’un melankoli üstüne yazmış olduklarını hatırlatır: üzüntü ile melankoli arasındaki kimi benzerliklerin altını çizmekle başlar, ikisinde de bir kaybın bilinci vardır. ama üzüntüsü olan kayıp nesneyi açıkça tanırken, melankolik kaybettiği şeyin ne olduğunu tam olarak bilmez. (21)

kierkegaard ‘sıkıntı tüm kötülüklerin kaynağıdır’ diye öne sürdüğü zaman, abarttığına inanıyorum. suçların çoğunun sıkıntıya yüklenebileceğini düşünmüyorum, zira sıkıntı kimi kez cinayete kadar gidebilen bir dizi kötülük için açıklama hizmeti görse bile, bu kötülükler çoğu kez duygulanımdan ileri gelir. bir savaşa sıkıntıdan dolayı atıldığımızı da sanmıyorum, ama bir ülkenin savaşa girmesinin büyük sevinç sahnelerine meydan verdiği de bir olgudur. sanki, nihayet günlük tekdüzeliği kıracak bir şeyin gelişini kutlamak gerekiyormuş gibi, bir keyif duygusu insanları sokağa döker. (…) bununla birlikte, savaşın sorunu şudur ki sadece öldürücü olmakla kalmaz, çabucak ölesiye sıkıcı hale gelir. (23)

robert nisbet, sıkıntının sadece bir dizi kötülüğün kökeni olmadığını, bu kötülüklerin sonunda çok sıkıcı hale gelmesi gibi makul bir sebeple, ayrıca bir dizi kötülüğe son verdiğini ileri sürer. örnek olarak cadı yakma törenlerini alır ve şöyle iddia eder; eğer bu pratik ortadan kaybolduysa, bunun sebebi ahlaki, hukuki ya da dini değildir, ama sadece çok sıkıcı hale geldiği ve insanların ‘birini görünce sanki hepsini görmüş gibi oluyorsun’ demeye başlamalarıdır. (24)

sıkıldığımız için mi dünya saçma (absurd) görünür, yoksa dünya saçma göründüğü için mi sıkılırız? (24)

sıkıntı çoğu kez istediğimiz şeyi yapamadığımız ya da hoşumuza gitmeyen bir şeyi yapmak zorunda olduğumuz zaman ortaya çıkıverir. ama ne yapmak istediğimizi bile bilmediğimizde, yaşamda tüm işaret noktalarını kaybettiğimizde ne olur? (26)

“tanrılar sıkılıyordu: insanları yarattılar, diye yazar kierkegaard. adem tek başına olmaktan sıkılıyordu: havva yaratıldı. o andan itibaren, sıkıntı yeryüzüne indi ve tam olarak nüfusun yayıldığı ölçüde yaygınlaştı. “ tanrılar üzerine fikirlerimi ifade edip kendimi riske atacak değilim, ama nietzsche, tanrı’nın yaratılışın yedinci gününde sıkıldığını düşünür ve sıkıntıya karşı, tanrıların bile boşuna savaştığını iddia eder. yine de, ben kendi adıma adem’in sıkılmadığını tahmin edebilirim. sıkıntı bu olaydan daha yeni bir fenomendir. bu bağlamda, adem ile havva’nın niçin bilgi ağacından tatmayı tercih ettikleri sorusu gizemini muhafaza etmektedir. (28)

robert nisbet, tanrı’nın adem ile havva’yı, cennette bugün yarın hissedebilecekleri sıkıntıdan kurtarmak amacıyla kovup bilinmeze attığını düşünür. (28)

sıkıntının bazı biçimleri dünyanın başlangıcından beri vardır –örneğin, “durum sıkıntısı” olarak adlandıracağım, belirli bir durumda kesin bir nedenden kaynaklanan sıkıntı. (28)

sıkıntı modern insanın “ayrıcalığı”dır. (29)

dünya görünür biçimde çok daha sıkıcı bir hal almıştır. romantizmden önce, söz konusu olan, asillere ve papaz sınıfına mahsus marjinal bir fenomendi, zira bu, dış zenginliğin bir belirtisi olarak görünürdü: sadece hiçbir maddi problemi olmayan rahat tabakalar sıkılma lüksüne sahipti. toplumun tüm sınıflarına yayılmakla özel karakterini kaybetti. bu yüzden batı dünyasında oldukça ayrım gözetmeksizin dağılmış olduğunu varsayabiliriz. (30)

keşişler kutsal yazılarla karşılaşmalarında, sınırsız bir boşluktaymış gibi kendilerini kaptırdıkları zaman, acedia* tanrı’ya karşı tahayyül edilemeyecek bir saldırı olarak algılanırdı. mükemmelliği içinde, tanrı’nın onları sıkabilecek olması anlaşılamazdı, zira o’nunla irtibat esnasında sıkılmak, o’nda bir şeylerin eksik olduğunu ima etmeye gelirdi. (30)

eğer sıkıntı artmaktaysa, bu, anlam taşıyıcı makamı olarak toplumun ya da kültürün ciddi bir kusurunun bulunduğunu gösterir. “anlam” kelimesi burada bütünsel olarak, bir bütün olarak anlaşılmalıdır. bizler, (biçimi ne olursa olsun), hayatımızı oluşturan farklı parçalara anlam veren bütünsel bir anlam içinde sosyalleşmişizdir. geleneksel olarak, bir başka terim bu bütünsel anlamı belirtir: “kültür”. modernitenin bir çok kuramcısı kültürün yok olduğu ve örneğin “medeniyet”in onun yerini aldığı sonucuna ulaştılar. kısacası, eğer sıkıntı artıyorsa, bunun sebebi muhtemelen bütünsel anlamdan kopulmasıdır. (30)

çalışmayı sıkıntıya karşı bir çare olarak salık verenler semptomların anlık kayboluşu ile bir hastalığın iyileşmesini karıştırmaktadır. çok sayıda çalışma biçiminin ölesiye sıkıcı olduğu yadsınamaz. çalışma genelde yorucudur ve yaşamımıza pek anlam verebilecek bir doğada değildir. (...) sıkılma bir aylaklık sorunu değil bir anlam sorunudur. (s.43)

başkaları, olsa olsa, ancak bir aynadır. bundan ötürü karşısında bulduğu yüzeysellik kendi yüzeyselliğini yansıtmaktan başka bir şey yapmaz. (81)

bizden gelmeyen kelimelerden yaratılmışızdır ve başka seçeneğimiz de yoktur. (114)

bireycilik, aydınlanma çağından ve romantizmden önce pek yer almamıştır; bu anlamda, bireyciliğin önemsiz olduğu söylenebilir. bununla beraber, (andy) warhol'un yapmaya çalıştığı gibi, kendi bireyselliğini silmek istemek paradoksal bir şeydir. bu paradoks, maonty python'ların "life of brian" adlı filminde parlak ve anakronik (tarihe aykırı) biçimde resimlenmiştir. brian, onu kendilerinin peygamberi yapan kalabalığa seslenir. bu rolü oynamak istemeyen brian onlara şöyle haykırır: "hepiniz bireylersiniz!" kalabalık ona tek bir ağızdan cevap verir: "hepimiz bireyleriz!" sadece bir adam şunu söyler: "ben değilim!" (122)

köpeklerin bazı durumlarda sıkıldığı tartışma götürmez. ama bu insanbiçimcilik üstüne dayanan bir yansıtmadır. sıkılmak için, şu ya da bu vesilede bir anlam ya da anlatım yokluğunun bilincine varmak ya da en azından sonradan bu bilinci elde etmek için yeterince geri çekilip bakmış olmak gerekir. insanlardaki ve hayvanlardaki sıkıntı arasındaki benzerlik belirleyici bir noktada başarısızlığa uğrar, şu ki hayvan bir anlam kaybını deneyimleyemez. (155)

sıkıntıya karşı sık sık öğütlenen bir çare tanrı ile ilişki kurmaktan oluşur. bu özellikle pascal'da çok açıktır. ama, yine burada da, modern sıkıntının öncüleri olan ilk keşişlerin, ki bunlar hayatlarını tanrı'ya vakfetmişlerdi, sıkıntıyı acedia ile deneyimlediklerine bakılırsa, hiçbir garanti yoktur. hem zaten, aydınlanma felsefesi bizi reşit kıldığından ve adem ile havva'nın bilgi ağacından tadarak başlamış oldukları şeyi tamamlamaya katkıda bulunduğundan bu yana, tanrı artık anlamın taşıyıcı bir mercii olmayalı çok zaman oldu. ilke gereği, dini vahiyler olasılığını dışlamak istemem ama onlar bakımından meramımı olumlu biçimde anlatmam da mümkün değil ve bizi istila eden bu yeni dinselliğin büyük bölümü bana fazlasıyla şüpheli görünüyor. (167)

*acedia: "sıkıntının atası". kayıtsızlık, yaşamdan bıkkınlık, bir kalp ile ruh apatisiyle damgalanmış bir hal. acedia, tanrı ve yaratım karşısında hissedilmesi gereken sevince karşıttır. böylece insan kurtarılamaz ve ebedi mahkûmiyete yazgılanmış olur. (s. 24, 62, 63)

not: kitabı, a.selim tuncer'in, friendfeed'de, star gazetesinde yayınlanan "sıkılmak modernliğin alamet-i farikası mı?" başlıklı yazıyı imleyen bir girdisi sayesinde duydum. gazete, çevirmenin, notlarında yer alan yorumlarıyla yazarın görüşlerini işine geldiği gibi harmanlamış. kitapta yazılanlardan neredeyse bağımsızca, "anlam", "maneviyat" ile özdeşleştirilmiş ve maneviyattan uzaklaşan insanın sıkıntıya düşeceği, sıkıntıya düşen insanın her boku yiyebileceği mesajı verilmiş inceden. "düşünür böyle dedi, norveçli bilim adamı şöyle dedi" gibi haberleri,
karşına hangi medya grubu getirirse getirsin, "vay be!" diye kabul etmemek gerekiyor. biraz sıkıntıya girilse de, "lafın" kaynağına gidince, o gazetelerde, televizyonlarda hemen her şeyin ya "bir amaca hizmet" olsun diye ya da "yüzeysel" ele alındığı rahatlıkla görülebiliyor.

sıkıntının felsefesi
lars fr. h. svendsen
çeviri: murat erşen
bağlam yayınları - 2008









devamını göster

16 Aralık 2009

en silik uzak doğu düşünürü bay mi'den özlü sözler

tıpkı bizim evrenimiz gibi sonsuz sayıda paralel evren de var ya ("evet, ee?" dediysen, saygılarımı sunuyorum) işte o evrenlerin en işe yaramazından bir düşünür bay mi. daha doğrusu, bay bay mi. bay mi efendi ya da. neyse...
uzak doğuda yaşamış, hemen her konuda bir şeyler söylemiş bu büyük düşünürün bilgece sözleri yüz yıllar boyu insanlarca görmezden gelinmiş, ismi ne zaman geçse, "ya bırak tanrı aşkına, bildiğin düz adamın tekiydi rahmetli" denmiş olsa da , bay mi ne yapmış etmiş bazı düşüncelerinin nesilden nesile aktarılmasını sağlamıştır.
aşağıda onun "serin gel" isimli dev eserinden seçme sözler bulunmakta. tabii ki bir kitap falan yazmış değildir, onu öğretmen (master) kabul etmiş kimselerce derlenmiştir tüm sözleri. "serin gel", tavla oynarken, üst balkondan düşen üç tekerlekli bisikletin kafasına isabet etmesi nedeniyle ölmek zorunda kalan bay mi'nin bilinen en son sözüdür.
kendisini saygıyla anıyor ve ihtiyacı olanın yolunu aydınlatabilecek bazı özlü sözleriyle seni başbaşa bırakıyorum...
- iki zen rahibiyle karşılaştım, tamamen aynı giyinmişler, saçları kazıtmışlar falan, yuh dedim, ikiz gibi olmuşsunuz! bana biraz pirinç verdiler, sağolun ağalar, biraz da bozukluk atsanız da şarap alsak, dedim, duymazlıktan geldirler. şerefsizler...
- 9 yıl yağmur yağacak sonra balık tutacağız.
- insanların kusurlarını eleştirirken çok acımasız olma, gün gelir borç istemek zorunda kalabilirsin.
- insan dünyevi hırslarını bir kenara koyarsa öyle mal gibi kalabilir. bu tür şeyleri illa bir kenara koyacaksan bile, sonra lazım olduğunda alabileceğin bir yer seç bari.
- oha sen mi yaptın bunu? versene bana.
- cücenin de ayağı kokar.
- yanlarım ağrıyor.
- günler kısaldıkça gülesim geliyor.
- savaşta dikkatli olmak gerekir, düşmanın sabaha kadar karate çalışmış olabilir.
- kadına güvenme, özellikle başkası ile evliyse
- mi ayrı yazılır.
- dört çocuğum üç kuru dalım var; bir kuru dal daha olsaydı bomba bir şey anlatırdım size...
- en sevdiğim renk mavi, böyle, ne bileyim, güzel bir renk...
- gençlik bozuluyor, benim zamanımda tüm gençler aşağı yukarı benim yaşımdaydı.
- nehir kıyısına oturdum ve düşündüm: şimdi suya düşsem, kapılıp gitsem, arayanım soranım olur mu diye...
- üç elman varsa onları komşundan sakla, elma olsa da yesek şöyle kütür kütür falan de yanında...
- sevgi saygı, bunlar önemli şeyler, keşke herkes birbirini sevse.
- hayvan gibi yedim, bir soda olsa da içsem?
- mutlu olmak için para şart, paran oldu mu senden iyisi yok.

görsel: meat man

devamını göster

15 Aralık 2009

brüno

sacha baron cohen 'in kurgulayıp canlandırdığı brüno'yu izledim dün gece. mtv ödüllerinde eminem'in kafasına "konduğu" performansından sonra (belki de tamamen planlıydı her şey?) bir kere daha tebrik etmiştim kendisini (yani sacha baron cohen'i). onun ali g karakterine de borat karakterine de çok gülüyordum ama bu pop boku brüno çok itici gelmişti bana. neyse filmi izledim ve değişen bir şey olmadı: brüno çok itici, kabus gibi, saçmasapan! bu da şu anlama geliyor: demek ki sacha baron da film de oldukça başarılı...
eh şimdi bu adam komedyen, mizahı da edepsiz denilebilecek düzeyde. yaptığı işte zaten "abartı" olmazsa olmazlardan ve o da abartıyı olabildiğince kullanıyor. ama ne yapsa da, ne kadar kıçını yırtsa da (gerçek anlamı ihmal etmeden) canlandırdığı "kurgusal" yaratığı gerçek hayatta (pardon televizyonda) ya görüyorsun ya da en kısa zamanda göreceksin. işte "ünlü" dediğimiz bazı tipler bildiğin ruh hastası, sığ ve işe yaramaz boktan pislikler ve asıl dangalak olanlar, şu ya da bu şekilde onların isimlerini cümle içinde kullananlar! "brüno iğrenç, çok sığ ve basit" evet lan, daha ne yapsın adam (sacha b. c.), (filmde) bokunu çıkarsa gerçekliğe denk geliyor!
burada gördüğün tüm görselleri brüno filminden aldım, dünyanın sıradan insanları onlar ve böyle şaşkınlık içinde görünseler de şaşkınca baktıkları "ünlü" yaratığı aslında onlar besliyorlar. tabii "ünlü"de de problem var; neden bazısının hayatı hakkında bir bok bilmezsin / bilemezsin? genellikle özel hayatlarıyla, saçma sapan şeylerle öne çıkanlar elbette dangalak olanlardır ve aslında bir boka derman bir şey de yapmıyorlardır; herkes de bilir bunu...
yerdeniz büyücüsü'nde "gerçek isim" üzerine bir şeyler vardı:
bir başka simge ise “gerçek isim”: gizli yanlarımızı, zayıf yönlerimizi ya da korkularımızı temsil ediyor. gerçek isminizi bilen bir büyücü size hükmedebilir, bu yüzden bu isimler ancak çok güvenilen insanlara söylenmelidir. yalnız, usta büyücülerin siz söylemesiniz de isminizi bulma kabiliyetlerinin olduğunu unutmamak gerekir. (elyadal.org)
kitaptan aklımda sadece bu muhabbet kalmış, bana çok ilginç gelmişti; gerçek ismi düşmana kaptırmamaya çalışmak... hayır bırak ismini "çaldırmayı", tanımadığın kişilerin seni sevmesini neden istersin ki, ya da kim olduğunu bilmesini? neden hiç tanımadığın kişileri seversin ya da onlardan nefret edersin ki? ilginç geliyor gerçekten de bana... [ama aşmış, coşmuş değilim, bende de var bu ve buna benzer hırtlıklar...]













illa bir vitamin almak gerekiyorsa brüno isimli filmden, şöyle olabilir: burada gördüğün bakışlara benzer bakışları çevrende görürsen bil ki çirkin, aptalca, sığ bir şey yapıyorsun demektir...

devamını göster

14 Aralık 2009

ortamektep II. sınıf tarih soruları

"türkiye cümhuriyeti maarif vekaleti" tarafından 1935 yılında bastırılan "ortamektep 2. sınıf tarih soruları - 2" isimli kitapta toplam 60 soru bulunuyor.
"bu soruları aynen veya cevapları ile birlikte basmak, bu soruları esas tutarak cevaplar, cevap plânları, veya hulâsa halinde metinler tertip ve neşretmek hakkı 8 mayıs 1326 tarihli telif hakkı kanunu mucibince maarif vekâletine aittir." yazıyor kapağında.
74 yıl öncesinin bu uyarısına rağmen, komik ya da garip diye düşündüğümden değil, neredeyse rastgele seçtiğim bazı sorular şöyle:
soru 1: "tarih neye derler? anlatınız. tarihten önceki zamanlar hangileridir? tarih zamanları hangileridir? ortakurunun başlangıcı ve sonu nedir?" (ortakuru ne demek acaba; ortaçağ mı?)
soru 2: "garbi roma imparatorluğunun yıkılmasını hazırlayan sebepler nelerdir? devlet hayatında ökonomi ve ahlâk bozukluklarının yıkıcı rolünü bu hadisede tebarüz ettiriniz?"
soru 25: "islâmların istilasından önce iberik yarımadasında yaşıyanlar kimlerdi? islâmlar ilk defa buraya ne vakit ve kimin kumandasında geçtiler? tarık ve ordusunu teşkil eden berberler hakkında bildiklerinizi söyleyiniz."
soru 49: "anadoluda selçuk nüfuzunun zayıflaması ile kurulan müstakil türk beyliklerinin siyasal varlıkları hakkında bildiklerinizi söyleyiniz."
çoğu derste başarılı olmadığım gibi, tarih dersinde de başarılı değildim, o yüzden pek emin değilim ama sanki orta okul için biraz zorluymuş sorular?
kitabın tamamını (pdf formatında)

devamını göster

13 Aralık 2009

oturma grubu

bazen tüm evren beyazımsı bir ipe bağlanır; fizikçi, astronom ne derse desin evrenin büyüklüğü hakkında, yeşil bir balon oldu dedi diye adamın biri, yeşil bir balon olur evren, ipi "sen anlamazsın"a bağlanan...
gezegenin en büyük tren istasyonunda bir bankta oturuyor. her şeyi güncelleyelim, çağa uyduralım demişler, yakıp yıkmışlar ama bu istasyona dokunamamışlar, son model trenler bile ilk tünelden lokomotif olarak çıkıp geliyor bu istasyona çünkü dediğim gibi, bazen evren yeşil bir balon olabiliyor, bazen ben ne dersem o.
"biliyor musun en zoru diyalog yazmaktır" diyerek yaklaşıyor bir adam, öylesine birinin bilinçaltından fırlamış biraz önce, piyango biletleri gibi tuttuğu kürdanları uzatıyor, "size de çıkabilir?" diyor sonra. bankta oturan gülümsüyor, "tüm seriyi ver" diyor, bir deste yeşil para saçıyor. "biliyor musun bazen söyleyecek tek bir söz bulamıyorum daha önce hiç karşılaşmadığım, kim olduklarını merak bile etmediğim insanların bana böyle garip ama bir yandan da keyif verici sözler söylemeleri üzerine..." diyor ve elindeki tüm kürdanları veriyor. "bari yeni yemek yemiş olsaydınız?" diye ekliyor, gülümsüyor ve dişlerinin arasına sıkışmış, çok sıkıcı bir çarşamba günü, banktaki adamın gözüne batıyor; işte bu yüzden yüzünü ekşitiyor, sağ elinin işaret parmağıyla kendi dişlerini işaret ediyor, kaba olmamaya çalışarak. kürdancı derhal çakıyor durumu, "ah, hayır, benim çocuğum olur kendisi, yediğim değil..." diyor. bunun üzerine, sol eliyle uzattığı kürdanı geri çekiyor banktaki adam.
"ilk iki çocuğunuz?" diye soruyor; "beni ilgilendirmiyorsa yüzüme kürekle vurun" der gibi bakıyor, yine, kaba görünememe derdinde...
"oo! onlar yuvadan uçtu amcası," diyor kürdancı, "pazartesi gelin oldu, dokuz beş çalışan embesiller, her hafta başı mıymıylanarak sikiyor şimdi onu... salı'yı sormayın, astılar, sırf bayat bir espri olsun diye..."
banktaki adam dişerini gösteriyor, hepsini! sırıtttığında görünmeyecek gibi olanları daha önce çektirip cüzdanında taşımaya başlamıştı, işte böyle zamanlarda lazım oluyor, çıkarıyor cüzdanından, alıyor avuç içine, gösteriyor kürdancıya.
"maşşallah" diyor kürdancı, "hiç birini kaybetmemişsiniz!" üçüncü perona giren trene doğru koşuyor sonra, banktaki adama başka bir şey söylemeden.
zaman geçiyor, vagonlar insanlarla doluyor, vagonlardan insanlar fışkırıyor.
"düş görmek, ormanda koşarken kırık dallara takılmaktır..." diyor karşı bankta oturan teyzeye, bankta oturan adam.
"...gün, dalları kırmakla geçer." diye cevap veriyor teyze.

devamını göster

12 Aralık 2009

otobüs bu, arıza yapar...

otobüs arızalanınca ormanın ortasından geçen dağ yolunda kaldık. aramızda daha önce hiç dağ görmemiş olanlar vardı; televizyonu kapatıp yola çıkmışlardı, biraz otobüsün o küçük ekran televizyonunda macera filmi izleyip hemen uyumuşlardı. otobüs arızalanınca uyandılar, sigara tiryakileri kendilerini dışarı attılar. büyük bir gizlilikle ve incelikle akıllarından geçeni okudum: “oh be, iyi ki oldu şu arıza, sigarasızlıktan ölmüşüm!” ama büyük bir incelikle ve gizlilikle şunu demedim onlara: “ah sizin öldürücü düşkünlükleriniz! boktan durumları görememeniz, boktan şeylere düşkünlüğünüzden!”
ben de sigara içmeye çıktım ancak tamamen bilincindeydim otobüsün arızalanmasının ne kadar kötü olduğunun. kimse benimle konuşmasın (çünkü severler, zor durumda kaldık hemen kaynaşalım isterler, ben istemem) diye kulaklıkları tıktım kulağıma ve otobüsten uzaklaştım. “abi, birazdan hareket edecez, böyle sorunlar arada sırada oluyor, kısa sürede hallediyoruz, fazla uzaklaşma!” diye seslendi arkamdan, ondan hiç su, kola, ıslak mendil istemediğim için kanı bana kaynamış olan muavin. duymamış gibi yaptım (çünkü dinlediğim şarkının ilk üç dakikasında hafif bir gitar arpeji vardı) ve içimden “senin vereceğin suyu da kolayı da sikeyim!” dedim. çok şaşırdım, neden böyle dediğime. sanki otobüsü o bozdu!
tamam bozmadı ama, yola çıkmadan otobüsü bir bakımdan geçirmeniz gerekmez mi? lan muavin mi bakım yapacak, o da çalışıyor işte, artisliğin kime? bana ne ya, muavin falan anlamam, onlardan işte!
dağa baktım, kurtlar vardır şimdi, ayılar da tabii, yeseler şunlardan birini, heyecan olur, diye düşündüm. ne boktan şeyler düşünüyorum; oysa tek isteğim şu siktiğimin yolculuğu bitse de eve varsam, hemen iki yumurta kırsam, arkasından çay sigara içsem ve dalgama baksam…

(bu otobüsün şu otobüsle doğrudan bir ilgisi var elbette)

devamını göster

08 Aralık 2009

"the office" ve kamera

the office (ofis diyeceğim bundan sonra), sopranos’tan sonra, insan dediğimiz, bağrımıza bastığımız, güzelliğinden şüphe duymadığımız ama ne derece hırt bir varlık olduğunu da kabul ettiğimiz yaratığın ne olduğuna en fazla yaklaşan dizi oldu benim için. yok beklemiyordum bu derece etkileneceğimi, neredeyse her bölümünü ağzım açık izliyorum. yani gülüyorsun ama aynı anda bazen sinirin bozuluyor, bazen hüzünleniyorsun, bazen küfrediyorsun... (bir de şu var ki, dizinin amerikan versiyonunu izledim sadece yani ne biliyorsam oradan biliyorum. bunu da baştan belirtmeliyim). 

*** 

insan kendi ses kaydını dinlerken, “benim sesim farklı geliyor, neden acaba?” diye düşünebilir. bu, hiç de gizemli olmayan, açıklaması gayet basit ve şiirsel bir tavırla ele alındığında biraz düşündürücü bir durumdur. çok basitçe olay şu: ses ağzından çıkıyor, diğerinin kulağı bu sesi algılıyor ya, işte sen o sesi hem dışarıdan hem de içeriden duyuyorsun; içeri dediğim, kafatasın, kulak burun boğaz akustiği vs… bu durumda üzerine düşünüp şaşıracağın ilk şey, konuşurken duyduklarının değil, bir kayıt cihazından dinlediklerinin gerçek sesin olması. hemen arkasından ikinci şaşırtıcı şey: daha kendi sesimizin orijinalini bile duyamıyorsak, nasıl olup da “ben”, “kendim”, “kontrol mekanizmam” gibi ıvır zıvır şeyleri sahipleniyoruz? kulak ağızdan çıkanı farklı duyuyor, göz kendini görmüyor peki insanın kendi burnu kokar mı? sağ elin parmağı sol elin parmağına, sol elin parmağı sağ elin parmağına dokunmaksızın dokunabilir mi? demem o ki, insanın “tam kontrollü” olması, öyle davranması teknik olarak olanaksız neredeyse; illa ki bir kurgulama yapacak “ben” üzerinde. baksana kendisiyle ilgili tüm algılamaları, diğer insanların algıladıklarından sadece farklı değil, eksik de! yani tüm ömür öteki insana gösterilmeye çalışılan bir “ben”i, tutarlı ya da en azından savunulur kılmaya çalışmakla geçiyor, belki yalnızken bile (en azından kendisi tarafından) izlendiğini, algılandığını düşünüyor ve "ben"i oynamaya devam ediyor? 

*** 

saçma geliyor bana ama insanın en büyük korkularından biri de topluluk önünde konuşma yapmakmış; ölmeyi tercih ederim aman ha beni bir topluluğa konuşma yapmaya mecbur bırakmayın diyormuş çoğu insan. buna rağmen kameralar karşısında hiç de sıkılgan değil insanlık abi; açıyor ağzını yumuyor gözünü. eğer salak değilsen, kamera ile kayıt altına alınan bir görüntünün en az bir kişi (kendin) tarafından izlenebileceğini ve her türlü ifadenin öylece kalacağını bilirsin. işte bu nedenle gizli çekimler haricinde “doğallık” çok nadir görülen bir şeydir. hep “doğal davran” derler ama bir de şöyle derler: “en zoru, doğal görünmektir!” galiba insan doğalken hiç de havalı ya da ilgi çekici değil aksine çirkin, sıkıcı ve hiç estetik kaygı taşımıyor. yani yalnız başınayken ne uyuz, götünü kaşıyan, ağzından ve boğazından garip sesler çıkaran bir kişi olduğunu, olabildiğini düşün! (elbette öyle değiliz). izlenmediğinden eminsen bile, aklına bile gelmiyorsa hani, yine de seni sen izliyorsundur ve bu izleme de çok nadiren "bilinçli olarak" gerçekleşir; hani “şöyle bir kendime baktım da” diye anlatabileceğin şeyler… tek bir kişiyle bile aynı ortamı paylaşmaya başlar başlamaz artık eminsindir, izleniyorsun ve aslında gerçekten sokakta, sağda solda sürekli izleniyorsun. izleniyoruz, peki. 


bu sürekli izleniyor olma hissi, ya da paranoyası, artık neredeyse her telefonun bir parçası olan kameraların da yaygınlaşması ile hayatın bir parçası oldu mu, oldu. işin “gizlice” kısmı bir yana, fotoğraf ve video çekme manyaklığı tüm hayatı epey etkiledi. diğerinin hayatı, yani o film, müzik yıldızlarının değil, sıradan olanın hayatı her zamankinden daha çok ilgi çekmeye başladı. “biri bizi gözetliyor” (ve benzeri onlarca yarışma) ile incir çekirdeğini doldurmayacak, bir boka derman olmayacak konular ve kişiler çok geniş kitlelerce ilgiyle takip edilir oldu. p*rno dünyasında en çok “amatör” ya da “gizli” çekilen (ya da o hava verilen) filmler tercih edilir oldu. daha gerçekçi bir his versin diye filmlerde kameraları sanki özellikle titretmeye başladılar! kameranın tüm bu toplumsal etkileriyle doğrudan ilgilenmiyorum aslında, beni şu aşamada ilgilendiren, kameranın o anda çektiği kişiyi bozuyor olması. neşeli olduğumuzu, hüzünlü olduğumuzu, şu ya da bu olduğumuzu gösterme motivasyonuyla bozuyoruz kendimizi. ben örneğin, ne zaman ortamda kamera çalışsa “şive” ya da “taklit” yapıyorum, nefret ediyorum bundan ama öyle yaptığımı her defasında izlerken fark ediyorum. “normalde öyle konuşmuyorum lan ben!” diyorum kendi kendime. yalnızken ayrı deliyiz o tamam ama kamera karşısında daha başka bir deliye dönüşüyor insan. 

***

 ofis’tekileri sürekli izleyen kameralar için hiçbir açıklama yapılmıyor: kim çekiyor, kimin için çekiyor ve hepsinden önemlisi bunları kim izliyor? şimdi derhal, kameramanlar bizim için çekiyor ve biz izliyoruz gibi bir cevap ortaya atılabilir ancak bu hiç de yeterli bir cevap olmaz. kurgusal bir yapımın kendi evreni vardır ve bu evrende gerçekliğe göndermeler bulunabilir. süpermen evreninin kendine has bir yapısı vardır ve o kurgusal evreni tüm öğeleriyle kabul etmekten başka seçeneğin yoktur. “uçtuğuna inanıyorsun da dünyanın çevresinde çok hızlı bir şekilde dönüp zamanı geri almasına mı inanmıyorsun?” derler adama. (bana dediler). benzer şekilde, kill bill evreninin de kendine has bir yapısı vardır ve bay bill uzun bir süpermen söylevi çektiğinde gerçekliğe gönderme yapar: çünkü süpermen, bir çizgi roman karakteri olarak gerçekliğe aittir. yine de kill bill evreninin kuralları geçerlidir; bir süpermen hayranı olarak, “neden gelin şu herife ağzının payını vermedi, süpermen hakkında atıp tutmasına izin verdi?” diyemezsin. yani, elbette dersin de, pek bir işe yaramaz…

   

 işte bu noktada mockumentary kavramı devreye giriyor. bu kavram neden ortalıkta kameraların gezindiği sorusuna biraz açıklık getirse de ofisin dramatik yapısını ve ofis evrenini düşündüğümde sanki hala bazı şeyler tam oturmuyor. “this is spinal tap”, “beneath the dome” gibi belgesel havası verilmiş filmler yanında, “cloverfield”, “the blair witch project” “.rec” gibi dramatik filmler de mockumentary başlığı altında sınıflandırılıyor ve ister “belgeselmiş gibi” yapmak amacı, ister gerçekçiliği güçlendirmek için “kaydedilmiş” duygusu yaratmak amacı taşısın, sonuçta kameranın kimin, kimlerin elinde olduğu genellikle tahmin edilebiliyor. bu ikisi arasında tek bir fark vardır, ilk gruptakilerde görüntüleri kayıt altına alanlar olayların dışındadır ancak dramatik filmlerde çekim yapanlar olayların içindedir ve filmin kahramanlarındandır. o halde şöyle olmalı; ofis hayatını konu edinen bir ekip dunder mifflin’in scranton şubesine geldi, belgesel çekmeye başladı ve o ekip ofis dizisinin görünmeyen kahramanları? 


neden çekim yapılıyor peki ofis'te? kaydedilen görüntüler “ofis evreninde” bir kanalda yayınlanmıyor (çünkü öyle bir şey olsa bundan bahsedilir) ve bana en garip gelen şey: en sinir bozucu, öfkeli anlarda bile kimse kolay kolay “çekme kardeşim!” demiyor? her dramatik yapıma seyirci tanıklık eder ama filmdeki karakterler bunu hesaba katmazlar. ofiste ise, tüm karakterler “kamera” ile şekilleniyorlar, izlendiklerinin farkındalar ve sırf bu nedenle belki davranmayacakları şekilde davranabiliyorlar (coşabiliyorlar) ve çoğunlukla da kameranın varlığından dolayı istedikleri gibi davranamıyorlar, söylemek istediklerini söyleyemiyorlar, davranışlarını, sözlerini yutmak zorunda kalıyorlar. bu durum göz önüne alındığında, “ofis hayatı belgeseli” fikri batıyor çünkü sırf ortamda kamera var diye artık başka bir şeye, bir gösteriye dönüşüyor ofis hayatı… bu nedenlerle, “kamera”nın bir kavram olarak başrollerden birini paylaştığı bir yapım diyorum ofis için… 

 ofis’i muhteşem yapan şey, detaylar: yüz ifadeleri, dikkatlice seçilmiş kelimeler, kameranın yarattığı kaosa rağmen ortaya çıkan saf tepkiler… diziyi izlemeye başlar başlamaz, daha iki üç bölüm sonrasında, “insanın sosyal röntgenini çekmiş bu dizi” dedim; şimdi de öyle düşünüyorum. “öteki insanın izlediğini bilmek bir insanı ne kadar delirtir peki bu deliren insan bir yönetici ise ona bağlı insanlar nasıl delirir?” sorusu merkezde gibi görünse de, tüm harika yapıtlar gibi, insanın ne derece hırt bir varlık olduğunu ama ne kadar güzel, biricik, özel olduğunu da evrensel düzeyde cevaplayan bir dizi...

 

bu kadar gevezelikten sonra en sevdiğim karakterin tabii ki michael olduğunu söylemek isterim. aşağıdaki videoda, başarısının sırrını anlatıyor ve aynı zamanda michael karakterini tamamen açığa çıkarıyor! ikinci sevdiğim adam toby; deli gibi aşık olduğu pam'in bacağına dokunmakla içine girdiği sıkıcı durumdan sonra derhal costa rica'ya kaçması ile beni kendisine hayran bıraktı... dwight'ın dizideki tek "içinden geldiği gibi" davranan karakter olduğunu düşünüyorum; o asla kameralardan etkilenmiyor... 

tüm görseller: yahoo tv

devamını göster